Lars and The Real Girl

Lars and The Real Girl

Şimdi geçmişe neden geri döndün, eski filmleri neden yorumluyorsun gibi sorular alabilirim.Hemen cevaplıyorum.Film eleştirileri konusunda eleştirmek için sadece güncel filmleri seçmiyorum.Neyi izlediysem, onu yorumluyorum.Kısacası zaman ayrımı yok.

Bu açıklamayı yaptıktan sonra konuyu Ryan Gosling‘e getirmek istiyorum.Ryan Gosling kendi yaşındaki genç bir oyuncunun yapamayacağı çok cesur kararlar alarak, kariyerinde son yıllarda bambaşka bir rota çizerek yeni bir yola çıktı.Tıpkı Heath Ledger gibi önce gişede başarılı olacak bir filmde yer alıp, para işini kafadan hallediyor.Sonra da işine gerçekten odaklanıp, içi dolu olan bağımsız projelere el atıyor.Örneğin, Ryan Gosling Türkiye’de The Notebook ile tanınmakta, ki bu kendisinin kariyerindeki en zayıf filmi.Hatta bana kalırsa The Notebook gözü yaşlı kızlar için hazırlanmış, Türk filmlerinden çalınmış bir senaryoya sahip sıradan bir Cassavetes draması.Bu cümleyi kurarak şimdiden kendimi The White Ribbon yazıma gelen eleştiriler gibi şeylere karşı hazırlıyorum.Neyse, konumuza geri dönelim…Ryan Gosling, belki bilmiyorsunuz ama Lars and The Real Girl ve Half Nelson gibi iki riskli projenin başrolünde yer aldı.Üstelik her ikisinde de oyunculuğuna hayran bıraktırdı ve Oscar radarına girdi.Half Nelson ile de kariyerinin ilk Oscar adaylığını aldı, ki kendisinin gelecek yıllarda tekrar gündeme geleceğinden eminim! Half Nelson‘da uyuşturucu bağımlısı bir öğretmeni canlandıran Gosling, Lars and The Real Girl‘de ise plastik bir kadına aşık olan Lars olarak karşımıza çıkıyor.

Lars and The Real Girl, babasının ölümüyle içine kapanan Lars’ı anlatıyor.Abisi Gus ve karısı Karin’in garajında yaşayan Lars, ailesi onun hakkında endişelenmekteyken bir gün karşılarına “Sizi biriyle tanıştıracağım.” diyerek çıkıyor.Sonra yemeğe plastik bir kadınla gelince herkes onun için çaba sarf etmeye başlıyor.Ve Lars’ın başlattığı bu durum tüm kasabanın anlaşmalı bir şekilde Lars’ın plastik sevgilisi Bianca’yı gerçek bir insan yerine koymasıyla devam ediyor.

Nancy Oliver‘ın Oscar’a aday olan bu senaryosu esasen basit bir aile dramını anlatıyor.Babalarının ölümüyle birbirinden uzaklaşan Gus ve Lars kardeşler, Gus’ın erkek kardeşini ihmal etmesi sebebiyle Lars’ın trajedisiyle sonuçlanıyor.Lars kendi kendi kurduğu bir dünyada yaşamaya başlıyor ve geç de olsa hatalı olduğunun farkına varan ağabeyi bu dünyayı yıkmayarak Lars’a yardım etmeye çalışıyor.Bugüne kadar izlediğim filmler arasında özellikle özgünlüğü açısından Lars and The Real Girl‘ü çok beğendiğimi söyleyebilirim.Genelde TV işleri yapan(True Blood, Six Feet Under) Nancy Oliver‘ın kalemine tıpkı Akademi gibi ben de tam not veriyorum.

Filmin yönetmeni Craig Gillespie‘nin bu film ilk işi olduğundan dolayı kutlamak gerek esasen.Ancak Lars and The Real Girl‘den sonraki projesinin Mr. Woodcock olduğunu öğrenince “Aman Tanrım!” tepkisi vermedim değil.Yine de reklam yönetmenliğinden gelen biri için Lars and The Real Girl‘ün ortalamanın üzerinde bir iş olduğunu söyleyebilirim.

Kadro ise, böylesine küçük bütçeli bir filmden beklenmeyeceği kadar kalabalık ve ünlü isimlerle dolu.Lars’ı canlandıran Ryan Gosling‘in ne tür harikalar yarattığından tekrar tekrar bahsetmeme gerek yok sanırım.Half Nelson‘la Oscar’a aday olmuş olsa da, Lars and The Real Girl‘deki Gosling performansı bence Half Nelson‘dan daha da ötedeydi.Böyle bir rolü abartıp teatral bir hale getirebilecekken, çok düz tutarak ilgiyi üzerine çekmemeyi başarmış.Kısacası hem inanılmaz derecede sade, hem de fazlasıyla başarılı.Emily Mortimer ise Lars’ın ağabeyi Gus’ın karısını canlandırmış.Mortimer için genel olarak iyi düşüncelerim yok.Ancak bu filmde kötü değildi.Paul Schneider ise bu sene Bright Star sayesinde “tipini bildiğimiz, adını bilmediğimiz” oyuncu statüsünü geride bıraktı zaten.Lars and the Real Girl‘de pek rol yeteneği gerektirmeyen bir karakteri canlandırsa da, onu da beğendiğimi söyleyebilirim.

Kelli Garner filmin ümitsiz aşığı olarak karşımıza çıkıyor.Sonunda kendi mutlu sonuna ulaşsa da film boyunca, Garner‘a bakarak içimiz burkulmuyor değil.Filmin Ryan Gosling‘den sonra en başarılı ismi ise kesinlikle Patricia Clarkson.Bu kadının hala bir Oscar’ı olmaması hakikaten şaşırtıyor beni.Her rolünde o kadar başarılı ki, en vasat filmde bile parlamayı başarıyor.En yakın zamanda Clarkson‘dan Oscarlık bir performans bekliyorum.Esasen her rolünde Oscarlık oynuyor.Daha doğru bir öneri vererek, bir Martin Scorsese ya da Clint Eastwood filminde oynamasını öneriyorum.Ya da Weinstein gibi Oscar kampanyasını güzel yapan şirketlere gitsin.Çünkü derhal bir ödüle ihtiyacı var!

Bu filmi izleyip de beğenmeyen insanı ben ancak ruhsuz bulabilirim.Konuya aldanıp klasik bir zihinsel özürlü dramasıyla karşı karşıya olduğunuzu düşünmeyin.Klişelerle uzaktan alakası yok.Eğer hala izlemediyseniz, size DVD’sini edinme önerisinde bulunuyorum.Notumu da teşvik edici bir şekilde veriyorum:

[B+]

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi yüksek lisansı için Imperial College'a başladı. Şimdi de University College London'da doktora yapıyor. Varı yoğu ödül sezonu. Evham ve düzen göbek adı. Çok konuşur, çok çalışır. Azıcık dili sivri. Mizah tutkunu. Gastronomik sevdaları için dağları delecek kadar gözü kara.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir