Moon

Moon

Bazı oyuncuların yeteri kadar takdir görmediği konusunda hepimiz hemfikirizdir sanıyorum.Mesela Annette Bening benim için kendi jenerasyonun en harika aktrislerinden biri.Ama bir tane bile Oscar’ı yok! Genelde Hilary Swank‘le aynı sene aday olan Bening‘in ödülü Swank‘e kaptırma gibi bir alışkanlığı var.Aklıma gelen bir diğer isim John Cusack.Sinemaya gönülden emek veren ve içi boş filmi olmayan Cusack‘in de takdir edilmemesine şaşıyorum.Catherine Keener, Mark Ruffalo derken listeyi daha da uzatabilirim.Bu saydığım isimlere göre daha genç olmasına rağmen en az bu isimler kadar sevilen ama tıpkı bu isimler gibi takdir edilmekten uzakta kalan Sam Rockwell ise asıl mevzumuz.Kendisi hakkındaki fikrinizi bilemiyorum.Kimileri Rockwell‘in oyunculuğunu o kadar da parlak bulmaz.Ama Confessions of a Dangerous Mind‘dan beri kendisini fazlasıyla severim.Choke, Matchstick Men, Lawn Dogs, The Assasination of Jesse James by the Coward Robert Ford filmlerindeki başarısının es geçilebilecek sıradan performanslar olduğunu düşünmüyorum.En son Everybody’s Fine‘da izlediğim Rockwell‘in son filmi Moon ise kendi filmografisinin en iyilerinden biriydi.Hatta zirveye bile oynayabilir.

Moon oldukça değişik bir film.İnsanı klostrofobik yapan mekanları, tek kişilik dev kadrosu ve süprizlerinin yanı sıra çok da şaşırtmayan senaryosuyla son zamanlarda izlediğim kaliteli filmlerden biri.Hikaye Sam Bell adındaki bir astronotun ayda bulunan bir uzay gemisinde yaşadıklarını anlatıyor.Aslında yaşadıklarından çok gerçekleri teker teker öğrenişini gösteriyor.Hikayenin sonu ise bir şekilde filmin en başına bağlanıyor ve kısır döngü bu şekilde sürüp gidiyor.

Duncan Jones‘un yazdığı bir hikayeden Nathan Parker tarafından senaryolaştırılmış Moon.Senaryosu özel bir ödülle taçlandırılmamış olsa da özellikle İngiltere’de birkaç ödüle aday olmuş.Daha önce senaristlik yapmamış olan Nathan Parker‘ın bu ilk deneyimindeki kuvvetli kalemini alelade bir iş olarak görmek yanlış.Tabi yılın en iyisi olmasa da en iyilerinden biri olduğu gerçeğini unutmamak gerek.

Asıl başarı kaynağı ise kesinlikle filmin BAFTA ödüllü yönetmeni Duncan Jones.Bu filmdeki yönetmenlik debutuyla ödülü alan Jones‘un yukarıda da bahsettiğim o klostrofobik atmosferi yaratma becerisi takdire şayan.Üstelik kısıtlı mekan kullanımı ve tek kişiden oluşan kadrosuyla sıkıcı olmayan ve tekdüzelikten uzak bir filmi yaratmak bana kalırsa o kadar da kolay bir iş değil.Yani Jones‘un bu filmle aldığı BAFTA Ödülü’nün hakkını verdiğini söylemek yanlış olmaz.Kendi ödüllerime aday edememiş olsam da(bu seneki yönetmen başarılarını düşününce zor tabi) Duncan Jones geçtiğimiz senenin en kayda değer projelerinden birini yaratmış.

Kadroda ise sadece tek bir isimden bahsedebiliyoruz, o da Sam Rockwell.Birkaç ödül almış olsa da Moon‘daki performansı bu senenin en iyisi değildi, buna katılıyorum.Ancak şöyle bir bakınca tek başına filmi yürüttüğünü düşünmek sanki aldığı bir kaç en iyi ödülünün o kadar da abartı olmadığını hissettiriyor.Abartıdan uzak, hisli portreler yaratan Rockwell bu filmde de Sam Jones karakterine bürünüp yine kendine fazlasıyla inandırdı.Moon‘un dikkat çeken diğer ismi ise bir makineyi seslendiren Kevin Spacey.Hissiz ses tonuyla çoğu bölümde, Sam Rockwell‘den rol çaldığı da söylenebilir.

Moon, aşırı derecede çarpıcı olmasa da hakikaten ilginç bir film.Shyamalan‘ın vaat ettiği şoklarla yarışamayan küçük süprizleri de yok değil.Tek mekan, tek oyuncu, tek hikaye…Eğer sıkılmam diyorsanız izleyin derim.

[B+]

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi yüksek lisansı için Imperial College'a başladı. Şimdi de University College London'da doktora yapıyor. Varı yoğu ödül sezonu. Evham ve düzen göbek adı. Çok konuşur, çok çalışır. Azıcık dili sivri. Mizah tutkunu. Gastronomik sevdaları için dağları delecek kadar gözü kara.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir