The American

The American

Şundan 5 yıl öncesine kadar George Clooney‘yi ciddiye almayan seyirci topluluğu arasında ben de vardım. Ama ciddiye alınacak gibi de değildi doğrusu. Ocean’s serisi, Out of Sight, Batman & Robin… Hangisi için iyi diyebiliriz ki? Ama ne zaman ki 2002 tarihli Confessions of a Dangerous Mind gösterime girdi, sonrasında da farklı bir kariyer görmeye başladık Clooney‘den. Good Night and Good Luck, Syriana, The Good German, Michael Clayton, Burn After Reading derken bir anda yılın en iyi işlerinin içerisinde yer alan ve ciddiye alınabilecek bir aktör haline dönüştü. Son 10 yıl içerisinde 5 Oscar adaylığı aldı. Hatta 10 bile abartılı olur. Clooney bu 5 adaylığı 2006’dan bu yana olan 5 senelik kısa bir süreye sığdırdı. Onu en son, yani The American‘dan önce, Up In The Air‘da izlemiştim ki bana kalırsa Up In The Air‘da olağanüstüydü. Oscar’ı alamamış olsa da benim ödülüm Clooney‘ye idi. Jason Reitman‘ın son filmi olan Up In The Air yine bana göre geçen senenin en iyi filmleri arasında ilk 5’e, belki ilk 3’e girebilecek kadar güzeldi. Oyunculukları, senaryosu, yönetmenliği, kurgusu… Herşeyiyle beğendiğim bir film oldu. Zannediyorum Up In The Air sonrası bir zamanlar nefret ettiğim Clooney‘yi bir kat daha sevmeye başladım. Ve şimdi de onu son görevini gerçekleştirmek üzere olan bir katil rolünde izliyoruz…

The American işi adam öldürmek olan, kısacası katil Jack’in hikayesini anlatıyor. Son görevi için İtalya’ya gelen Jack avcıyken av oluyor ve kariyerinin son zamanlarını, hatta son günlerini İtalya’nin küçük bir kasabasında geçiriyor.Martin Booth‘un romanından uyarlanan film 28 Weeks Later‘ın senaristi Rowan Joffe tarafından kaleme alınmış. Bu sene içerisinde Brighton Rock‘ın senaryosuna da imza atan Joffe için pek parlak şeyler söylemek mümkün değil ne yazık ki. Çünkü The American insana “Acaba materyali harcamışlar mı?” sorusunu sordurtuyor. Romanı okumadım ama içimden bir ses kötü bir uyarlama olduğunu söylüyor. Ya da kitapta en az film kadar yorumlara açık…

Yönetmen Anton Corbijn ilk beyazperde çıkartması olan Control ile epey bir iltifata boğulmuştu. Nitekim filmin yarattığı fırtınayla BAFTA’ya aday oldu. İkinci filmi olan The American ise ne yazık ki olmamış. Control‘den sonra The American yakışmamış diyebiliriz. Çok kötü bir film demek istemiyorum ama sıradan birşeyler izliyormuş gibi hissediyorsunuz kendinizi, ki öyle de zaten. Tam anlamıyla “Eh işte” diyebileceğimiz, bu kategoriye sokabileceğimiz bir film.

Kadroda tanıdığımız tek aktör George Clooney. Zaten o da olmasa filmi izleyemeyeceğiz. Jack’in kendiyle verdiği savaşı, hiç konuşmadan bir sürü duyguyu ifade edişini görüyoruz. Bence Clooney hakikaten kariyerinin en güzel dönemlerini yaşıyor ve açık konuşmak gerekirse ben önümüzdeki 5-10 yıllık süreç içerisinde yeni bir Oscar alacağını düşünüyorum. İlk ödülünü En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu kategorisinde Syriana ile almıştı. Bence bundan sonraki ödülü En İyi Erkek Oyuncu dalında olmalı. Hollywood onu seviyor. Üstüne üstlük çok çok iyi bir oyuncu. Rollerinin hakkını veriyor. Sean Penn‘e duydukları saygının yarısını Clooney‘ye duyuyorlarsa, ki bence adama bayılıyorlar, ikinci bir Oscar gelmesi kesin. Hatta belki bir gün kendi yönettiği bir filmle de ödüle uzanabilir.

The American‘ı izlemek istiyorsanız George Clooney haricinde büyük beklentiler içerisine girmeyin. Sırf onun için izlemek istiyorsanız izleyin. Kendini fazla ciddiye alan ama umulanı vermeyen bir film karşımızdaki. Notumu da ona göre veriyorum.

[B-]

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi yüksek lisansı için Imperial College'a başladı. Şimdi de University College London'da doktora yapıyor. Varı yoğu ödül sezonu. Evham ve düzen göbek adı. Çok konuşur, çok çalışır. Azıcık dili sivri. Mizah tutkunu. Gastronomik sevdaları için dağları delecek kadar gözü kara.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir