The Town

The Town

Ben Affleck‘i nasıl bilirsiniz? Jennifer Lopez‘in eski sevgilisi olarak mı? Yoksa Good Will Hunting‘le Oscar’ı aldığında Matt Damon‘la beraber yaptığı konuşmayla mı? Daredevil rezaleti, Gigli denilen yüzyılın en kötü filmi ve orada burada gözüken sıkıcı romantik yan karakter olarak da tanıyabilirsiniz kendisini, şaşırmam. Ben ise Hollywoodland sonrası kariyerinde daha farklı bir rota çizmeye çalışan ve bundan 3 sene önce çektiği Gone Baby Gone ile affettiğim adam olarak tanıyorum Ben Affleck‘i. Amy Ryan‘a yardımcı kadın oyuncu kategorisinde Oscar adaylığı getiren Gone Baby Gone bana göre 2007 yılının en iyi filmlerinden biriydi. Eğer Oscardaki En İyi Film 10’u o zamanlar olsaydı eminim Gone Baby Gone bir şekilde o ilk 10 içerisinde yer alırdı. Üstelik Ben Affleck‘in ilk uzun metrajlı filminde yarattığı Boston atmosferi o kadar çok beğenildi ki film Austin, Chicago, Florida Eleştirmenler Birliği gibi pek çok birlikten ve National Board of Review’dan ödüllerle döndü. Filmde Amy Ryan haricinde Casey Affleck, Morgan Freeman, Ed Harris ve Michelle Monaghan‘ın performansları da görülmeye değerdi. Daha ne kadar övebilirim bilmiyorum ama kesinlikle izlenmesi gereken, 2000’li yılların kayda değer filmlerinden biriydi. O filmden 3 sene sonra şimdi The Town var karşımızda. Yönetmen yine Ben Affleck, mekan yine Boston, konumuz yine suç…

The Town pek çok karakterin bir arada bulunduğu ama özünde ana karakter Doug’ın etrafında dönen güzel bir film. Doug yaptığı son banka soygununda banka müdürünü rehine alıyor ve ona aşık oluyor. Banka müdürü Claire’ın herşeyden habersiz hayatına girerek onunla bir ilişki yaşamaya başlıyor ve zamanla bu ilişki onu yeni kararlar almaya yönlendiriyor. Senaryo Peter Craig, Ben Affleck ve Aaron Stockard üçlüsü tarafından kaleme alınmış. Craig‘in ilk yazarlık denemesi bu. Stockard‘ı ise Gone Baby Gone‘dan hatırlıyoruz. Ben Affleck‘in 3 yazarlık deneyimini de ele alırsak (Good Will Hunting, Gone Baby Gone ve tabi ki The Town) zaten başarısından bahsetmemize de gerek yok. Klasik suç-polisiye filmlerinin kalıplarına uyan ama hoş bir romantizm ve dramayla süslendirilmiş senaryosu benim gayet hoşuma gitti. Genelde kalıplaşmış Hollywood fikirlerinden hoşlanmasam da filmdeki karakterlerin bazılarının tahmin edilebilir oluşu ve tam da beklediğiniz anda beklediğiniz şeylerle karşılaşmanız sizi The Town‘dan asla soğutmuyor. Bunun altında yatan başarı ise kesinlikle yönetmen ve oyunculardan kaynaklanıyor.

Ben Affleck‘in yönetmenlikteki ikinci beyazperde çıkartmasında en az ilk filmi kadar, hatta belki de ilk filminden daha iyi olduğunu söylemek mümkün. Oscar’a 3 ay kala durumu ne kadar değiştirebilir bilmiyorum ama bence doğru bir kampanya başlatılsaydı Affleck kendini yönetmen adayları arasında bulabilirdi. Bu sene aday olmasa bile ben zaten kendisini önümüzdeki yıllarda kesinlikle yönetmenlik dalında göreceğimizden eminim. Nitekim bu sene The Town‘ın En İyi Film dalında aday olma ihtimali de epey yüksek.

The Town‘ı güçlü kılan yönetmenden sonra en büyük etken oyuncular. Senaryo ve yönetmen koltuğunda çıkardığı başarılı işi kamera önünde de devam ettirmiş Ben Affleck. Doug MacRay karakterinin yaratmak istediği o sempatik, suçlu olmasına rağmen sebepleri dolayısıyla affedilebilecek adam portresi başarıyla canlandırılmış. Banka müdürü rolündeki Rebecca Hall filmin en başarılı oyunculuklarından birini sergilemiş mesela. Hatta Hall‘un filmografisinde Starter For 10 ve Vicky Cristina Barcelona‘dan sonra bir başarılı halka daha oluştuğunu söylemeliyim. Mad Men‘de 4 sezondur harikalar yaratan Jon Hamm, The Town‘da da başarılı bir performans sergilemiş. Ama ne yalan söyleyeyim tüm o asabi tavırları, kaş çatışları bana sürekli Don Draper’ı hatırlattı ve kendimi Mad Men‘deki Jon Hamm‘i izliyor gibi hissetmekten alıkoyamadım. Jeremy Renner, Rebecca Hall‘dan sonra filmin bir diğer başarılı oyunculuğunu sergilemiş. İnanılmaz tahmin edilebilir bir karakter olsa da, kaba bir tabirle Renner‘ın can verdiği “psikopat” şahane olmuş. Ve tabi Blake LivelyThe Private Lives of Pippa Lee‘yi izlememden tam 1 yıl sonra Lively‘yi yine Gossip Girl haricinde izleme şansı elde ettim ve ne yalan söyleyeyim hoşuma gitti. İleride daha başarılı olabileceğini düşünmekteyim. Ve filmden göze çarpan diğer isimler Pete Postlethwaite ve Chris Cooper da yer aldıkları kısacık sahnelerde The Town‘daki müthiş oyunculuk senkronizasyonuna ayak uydurmak konusunda zorluk çekmemişler.

Polisiye, suç, gerilim… Nasıl kategorize edersiniz bilmiyorum. The Town daha önce de söylediğim gibi kalıpların dışına fazla çıkmayan ama bunu büyük bir ustalıkla yapan iyi bir film. Yer yer küçük süprizleriyle ve türün dışına çıkıp yarattığı romantik atmosferiyle de pek çoğunuzun beğenisini toplayacağını düşünüyorum. Ben fazlasıyla beğendim ve kesinlikle izlemenizi öneriyorum. Hatta 24 Aralık’da gösterime gireceğini söyleyeyim de kaçırmayın.

[B+]

Oscar Karnesi
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Jeremy Renner)

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi yüksek lisansı için Imperial College'a başladı. Şimdi de University College London'da doktora yapıyor. Varı yoğu ödül sezonu. Evham ve düzen göbek adı. Çok konuşur, çok çalışır. Azıcık dili sivri. Mizah tutkunu. Gastronomik sevdaları için dağları delecek kadar gözü kara.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir