Somewhere

Somewhere

Her ödül sezonunda illa ki görmezden gelinmesine katlanamadığım birkaç film olur. Mesela geçen sene A Serious Man‘le The Blind Side‘ı A Single Man‘den daha iyi gören bir Akademi için ne söylenebilir ki? Ya da The Road ve Where the Wild Things Are‘a 1 adaylık dahi vermeyen bir Akademi’ye? Bu sene de böyle görmezden gelinmeler mevcut. Mesela Shutter Island hak ettiği değeri görmeyecek bunu hepimiz biliyoruz. Eğer sanat yönetimi, kostüm tasarımı gibi birkaç dala aday olursa ne ala… I Am Love‘ın özgün müzik ya da kadın oyuncu kategorisinde gözükememesi ayrı bir tartışma konusu benim için. Tilda Swinton‘ın eşsiz performansının, Annette Bening‘in sıradan lezbiyen tiplemesinden ne eksiği var? Ya da Jennifer Lawrence‘ın sadece kaşlarını oynatarak yer aldığı Winter’s Bone‘daki halinden… Bu tür şeylere alıştığımız için pek birşey de söyleyemiyorum tabi. O yüzden Venedik’ten Altın Aslan’la dönen Somewhere‘in görmezden gelinmesi çok da şaşılacak bir durum değil.

Genç nesil yönetmenler arasında ayrı bir yeri olduğunu düşündüğüm, bugüne kadar En İyi Yönetmen kategorisine aday olabilmiş birkaç kadından biri olan Sofia Coppola‘nın filmlerinin ayrı bir tadı vardır. Tıpkı Wes Anderson ya da Coen Kardeşler gibi Sofia Coppola filmlerini de 10 metre uzaktan kestirmeniz mümkün. Tabi The Virgin Suicides, Lost in Translation ve Somewhere‘in yanında Marie Antoinette çok başka duruyor ama Marie Antoinette‘in de çok normal bir uyarlama olduğu söylenemez. Verin bakalım Marie Antoinette‘i Shekhar Kapur‘un eline, bakalım ne yapıyor… The Virgin Suicides her ne kadar benim pek hoşlanmadığım bir film olsa da kariyerinin en zayıf halkası olmasına rağmen Marie Antoinette‘e apayrı bir sevgi beslemişimdir. Belki de sanki karakterlerin 21. yüzyılı görüp geçirdikten sonra 18. yüzyıla geri dönmüş gibi duran tavırları yüzündendir. Somewhere de sanki bir video klip çekiyormuş edasında, az ama öz cümleler kuran sıcacık bir film.

Sofia Coppola‘nın bizzat yazıp yönettiği Somewhere, kızının süpriz ziyaretinden sonra hayatını sorgulayan bir aktörü anlatıyor. Senaryonun büyük cümleleri yok ya da kuvvetli diyalogları. Ama fazla söze ihtiyacı olmayan, konuşmaları minimuma indirmiş haliyle bile kendini izlettiriyor. Filmde Coppola‘nın önceki çalışmalarından izler de bulmak mümkün. Marie Antoinette‘teki bohemlik, Lost in Translation‘daki yabancılık, The Virgin Suicides‘daki buhran… Sanki Coppola bugüne kadarki çalışmalarında işlediği konulara güzelce harmanlayıp yepyeni bir materyalde sunmuş gibi.

Kadroda iki isimden bahsetmek mümkün sadece. Birincisi Stephen Dorff, ki yalın performansıyla filme hakkını vermiş. Tıpkı canlandırdığı Johnny Marco gibi çok ayrıntısı olmayan, dümdüz bir portre yaratmış. Filmde kızını canlandıran Elle Fanning ise The Curious Case of Benjamin Button‘dan sonra bir kez daha gelecek vaat eden çocuk oyunculardan biri olduğunu kanıtlıyor. Bu iki ismin haricinde Jackass serisinden tanıdığımız Chris Pontius ve filmde başka aktörleri canlandıran Michelle Monaghan ile Benicio Del Toro ilgi çekenler arasında.

Ben Somewhere‘i fazlasıyla beğendim. Elle Fanning‘in buzda Gwen Stefani imzalı “Cool”la kayışından, striptizci kızların danslarına kadar tarifi mümkün olmayan hoş sahnelerle dolu film. Özellikle afişte de yer alan baba kızın güneşlenme sahnesinde filme iyice bağlanıyor ve Somewhere‘i tam anlamıyla beğendiğinizin farkına varıyorsunuz. Kesinlikle izlemenizi öneriyorum.

[B+]

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi yüksek lisansı için Imperial College'a başladı. Şimdi de University College London'da doktora yapıyor. Varı yoğu ödül sezonu. Evham ve düzen göbek adı. Çok konuşur, çok çalışır. Azıcık dili sivri. Mizah tutkunu. Gastronomik sevdaları için dağları delecek kadar gözü kara.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir