Tron: Legacy

Tron: Legacy

Bu aralar vaktimi Oscar öncesinde izleyemediğim, hatta Oscar Boy Ödülleri öncesine de dek getiremediğim filmlere ayırıyorum. The Illusionist ile başladım, Tron: Legacy ile devam ediyorum. Sırada Another Year, The Way Back, Hereafter ve Tangled var. İsterseniz konumuz olan Tron: Legacy‘den bahsedelim önce. 1982 yılında bence o dönem için oldukça modern sayılabilecek bir film, TRON çekiliyor Steven Lisberger tarafından. Konu ise yine benim için 80ler’e göre alışılmadık birşey, bilgisayarlar. Artık hackerlarla ilgili filmlere fazlasıyla alıştık ama daha dünyanın bilgisayarla yeni tanıştığı bir dönemde hele ki teknoloji doğru dürüst gelişmemişken 82’de bir bilgisayar filmi yapmak akıl karı değil. Lakin TRON öyle başarılı olmuş ki belki o dönemde hak ettiği değeri görmese de zamanla kült bir filme dönüşmüş. Lisberger‘ın zeka pırıltılarıyla dolu fikri Jeff Bridges gibi dönemin yavaş yavaş yükselmiş yıldızlarından birinin kollarına bırakılınca da ortaya 28 sene sonra devamı gelecek bir yapım çıkmış. Şimdi 2010 yılında tabiki de ilk TRON‘dan çok çok daha farklı bir filmle, her anı izleyiciye görsel bir şölen sunan Tron: Legacy ile karşı karşıyayız. Ve açıkçası Oscar Boy Ödülleri öncesi izlemiş olsaydım benden rahatlıkla ses, sanat yönetimi, özgün müzik ve özel efekt adaylıkları alabilecek bir film bu.

Tron: Legacy, Joseph Kosinski‘nin ilk yönetmenlik denemesi. Bizzat orijinal filmin yönetmeni Lisberger tarafından seçilmiş Kosinski. Bu tarz görsel efekti bol olan filmlerde çalışmanın zorluğuna rağmen Kosinski güzel, tertemiz bir iş çıkarmış ortaya. Bir kere kendini aksiyona kaptırıp, durduk yere savaşan insanlar yok. Ya da bir bilimkurgu olması sebebiyle absürd efektlerle dolu sahneler. Herşey olabildiğince görkemli ama bir o kadar da sade. Kosinski‘nin yakaladığı minimalist bakış kesinlikle Tron: Legacy‘nin bel kemiğini oluşturuyor. Bir Disney prodüksiyonu olmasına rağmen kendinizi ne bir çocuk filmindeymiş gibi hissediyorsunuz, ne de başarısız bir bilimkurguda. Peki bu Kosinski‘nin tek başına başardığı bir iş mi? Sanmıyorum. Burada senaristlerin desteğini hissetmek mümkün.

Tron‘un orijinal hikayesini Steven Lisberger ve Bonnie MacBird yazmıştı zaten. Yalnız bu filmde senaryoya karakterler dışında pek bir katkıları yok. Hikaye Edward Kitsis, Adam Horowitz, Brian Klugman ve Lee Sternhal tarafından oluşturulmuş. Senaryoyu ise sadece Kitsis ve Horowitz kaleme almış. Efsanevi dizi Lost‘un 25 bölümünü kaleme almış bir ikiliden bahsediyoruz burada. Tabi Lost‘taki gibi akıl oyunları yok ama her cümlenin altı doldurulmuş. Filmdeki herşeyin bir anlamı var. Ne eksik, ne fazla… Bence günümüz bilimkurgularının en büyük problemi film bittiğinde izleyicinin kafasında kalan soru işaretleri ya da fazlaca doldurulan boşluklar. Yani senaryo hataları. Kimileri hiç birşey anlatmayıp tonlarca soruyla bizi yalnız bırakıyorlar. Kimileri ise sorulara cevap vereceğiz derken işin ucunu kaçırıp abartılı bir prodüksiyona imza atıyorlar. Tron: Legacy‘de ise senaryo açısından bir kusur bulmak mümkün değil.

Kadroda ilk filmde izlediğimiz Jeff Bridges ve Bruce Boxleitner yine var. Daha önce pek çok projede yer almasına rağmen ilk kez böylesine bir başrolde yer alan Garrett Hedlund filmin asıl yıldızı. Ben pek bir gelecek görememiş olsam da Hollywood’da yeni yüzlere de ihtiyaç var sonuçta. Olivia Wilde, benim The O.C‘den ama çoğu okuyucunun House‘dan tanıdığı bir yıldız. Tron‘un önemli karaktlerinden birine can vermiş. Bu isimlerin haricinde ise bir de Michael Sheen var dikkatimi çeken. Bence Sheen sinema tarihinin gördüğü en bahtsız oyunculardan biri olabilir. The Queen, Frost/Nixon ve The Damned United‘da eşsiz performanslara imza atan Sheen‘in bir türlü fark edilip ödüllere aday edilmemesi kesinlikle sitem edilmesi gereken bir durum. Tabi bu filmde özel bir oyunculuk gerektirecek bir rolü yok ama varlığı bile bizi mutlu etmeye yetiyor.

Tüm bunları bir kenara atarsak Tron: Legacy‘de ayrıca enfes bir sanat yönetimi var. Kostümler çok başarılı. Filmin her sahnesinde ne kadar ince düşünceler olduğunu görüyoruz. Her ayrıntısı hayranlık yaratıyor. Ünlü Fransız grup Daft Punk tarafından yapılan müzikleri de fazlasıyla başarılı. Onları da filmde görme şansı elde ediyoruz hatta. Bence Tron: Legacy 2010’un izlenmesi gereken filmlerinden biri. Ben geç izlediğim için pişman oldum. Eğer daha önce izleyebilmiş olsaydım ödüllerime de aday ederdim.

[B-]

Oscar Karnesi
En İyi Ses Kurgusu

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi yüksek lisansı için Imperial College’a başladı. Şimdi de University College London’da doktora yapıyor. Varı yoğu ödül sezonu. Evham ve düzen göbek adı. Çok konuşur, çok çalışır. Azıcık dili sivri. Mizah tutkunu. Gastronomik sevdaları için dağları delecek kadar gözü kara.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir