The Sound of Music

The Sound of Music

83 yıldır sahiplerini bulan Akademi Ödülleri ile ilgili olarak sürekli tahminlerde bulunuyoruz zaten biliyorsunuz. Ama özellikle Mart-Kasım ayları arasında ciddi bir boşluk yaşıyoruz. Hem ödül törenleri azalıyor hem de bu dönemde yayınlanan filmlerde ciddi kalite düşüklüğü oluyor. Arada birkaç sevindirici istisna olsa da genel olarak durum böyle. Ben de bu durgunluktan yararlanma kararı alıp bugüne kadar En İyi Film ödülü alan tüm filmleri teker teker izleme kararı aldım. İşe Terms of Endearment, Kramer vs. Kramer, Out of Africa ve Forrest Gump‘la başlamıştım. Şimdi herhangi bir terminolojik sıraya uymadan tüm o klasikleri teker teker izleyip yorumlamaya devam ediyorum. 83 rakamına ne zaman ulaşırız bilmiyorum ama 84. Akademi Ödülleri gelmeden bitirmek istiyorum. Öncelikle daha uzak geçmişteki filmlerden başladım. 2000’li yıllarda ödül alıp da izlemediğim yok neredeyse. Ama onları tekrar izleyip sonlara doğru yorumlamayı düşünüyorum. İzlediklerimin rakamı arttıkça da sağ tarafta bir tablo oluşturup notlarıyla beraber sizlere sunacağım. Tabi şimdilik bunun için erken. Neyse. Planlarımızdan uzun uzun bahsettik. O yüzden isterseniz 1965 yapımı The Sound of Music ile yazı serimize kaldığımız yerden devam edelim.

The Sound of Music çok çok ünlü bir Amerikan klasiği. Hatta yakın bir zamanda filmin yıldönümü sebebiyle tüm kadro Oprah Winfrey‘nin programına konuk olmuştu. Orada filme duyulan sevgiyi çok daha iyi anladım. Çünkü insanlar gerçekten iyi hissetmek istedikleri zaman bu filmi izliyorlar. Tamamen insanın yüzünü güldürmeye yönelik, belki çok da özgün fikirleri olmayan ama buna rağmen her işi ustalıkla yapıp seyircinin gönlünü çalan bir klasik The Sound of Music.

Film Avustralya’da bir manastırda yaşayan Maria adlı karakterin dul bir seniz subayı olan Kaptan von Trapp ve yedi çocuğunun evine dadılık yapmak için gidişini konu alıyor. Neredeyse 3 saat süren film öylesine akıcı, öylesine yalın ki insan izlemeye doyamıyor. Gerçek bir hikayeden uyarlanan filmin senaryosu Oscar’a aday olamamış. Halbuki senarist Ernest Lehman bu filmden önce 3, toplamda 6 Oscar adaylığı olan başarılı bir isim. 2001’de de Akademi’den Onur Ödülü almış saygın bir adam hatta. Senaristliğini yaptığı filmlerin hepsi birbirinden ünlü: Sabrina, The King and I, North by Northwest, Who’s Afraid of Virginia Woolf?, West Side Story… Tabi yukarıda da söylediğim gibi çok özgün sayılmaz The Sound of Music. “Feel-good movie” dedikleri şeyin tam bir karşılığı. Lakin aday etmemek de düpedüz saçmalık. Gerçi o seneki filmlerin tamamını izlemeden yorum yapmak yanlış olur da ben The Sound of Music‘i o kadar çok beğendim ki kaçırdığı her adaylığı anlamsız buluyorum.

Yönetmen Robert Wise ise yine Akademi’nin fazlasıyla sevdiği bir adam. 4 Oscar’ı ve bir de 67 yılında alınmış özel ödülü var. Yönetmen kategorisinde 1’den fazla Oscar alan 17 şanslı adam arasında kendileri. Zamanında Citizen Kane‘in kurgusunu yapmış, sinemaya West Side Story, The Day the Earth Stood Still, The Magnificent Ambersons gibi birden fazla klasik kazandırmış efsane bir yönetmen. Wise‘ın bu filmle aldığı Oscar’ı sorgulamak gibi bir komiklik yapmayacağım. O sene Doctor Zhivago‘nun ödüllerini elinden alması sebebiyle The Sound of Music‘e tepki büyük de olsa ben her türlü desteği vermeye devam ediyorum.

Kadroda ise özellikle başroldeki iki isim tam anlamıyla yaşayan efsaneler. Biri Julie Andrews ki bence bir sene evvel Mary Poppins ile Oscar’ı almamış olsaydı buradaki rolüyle kesin ödülü kazanırdı. Zaten seyirci de bu konuda bana katılıyor. O yıl Oscar’ı alan Julie Christie olmasına rağmen ciddi bir Andrews destekçisi mevcut. Başroldeki diğer önemli isim ise Christopher Plummer. Bu filmde Plummer‘ın yakışıklılığını görünce şoka girebilirsiniz. Gerçi 81 yaşında olmasına rağmen hala beyazperdenin en çekici aktörlerinden biri kendisi. Lakin The Sound of Music‘de gördükten sonra duyacağınız ilginin artacağını düşünmekteyim. Clark Gable ve Humphrey Bogart gibi pek çok jönün yanında oldukça sağlam durabilecek biri bence. Her ne kadar hayatında sadece bir kere, o da 2 sene evvel The Last Station ile Oscar’a aday olmuş olsa da Plummer‘ın bu filmde Andrews ile oluşturduğu kimya görmezden gelinemez. Peki bu kadarla mı bitiyor? Hayır. Enfes bir Peggy Wood performansı, 50’li yılların en önemli yüzlerinden Eleanor Parker ve gördüğünüzde illaki tanıyacağınıza ihtimal verdiğim Richard Haydn da bu klasiğin kadrosunda yer alan diğer isimler. Filmin yedi çocuğu ise birbirinden şahane. İçlerinden sadece Friedrich’i canlandıran Nicholas Hammond ve Brigitta rolündeki Angela Cartwright kariyerine devam ediyor. Hammond yıllardır aktif ama Cartwright 1998 ve 2009 yılları arasında uzun bir ara vermiş. Diğer beş çocuğun ise filmografisinde yıllardır bir yenilik yok.

The Sound of Music izlenmeyi hak eden bir klasik, bir başyapıt. Kafa karıştırmayı bir kenara atıp sapsade bir hikayeyle insanı mutlu eden bir film. Birinci yarısı bambaşka, ikinci yarışı daha da başka, içerisinden birkaç film çıkabilecek kadar bol malzemeli bir yapım. Ben izlerken fazlasıyla keyif aldım. O yüzden 65 yapımı, 10 dalda Oscar adayı, 5 dalda Oscar’lı The Sound of Music‘i şiddetle tavsiye ediyorum. Notum elbet birşeyler ifade edecektir…

[A+]

Oscar Karnesi
*En İyi Film
*En İyi Yönetmen
En İyi Kadın Oyuncu (Julie Andrews)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Peggy Wood)
En İyi Görüntü Yönetimi – Renkli
*En İyi Kurgu
En İyi Sanat Yönetimi – Renkli
En İyi Kostüm Tasarımı – Renkli
*En İyi Ses
*En İyi Müzik

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi yüksek lisansı için Imperial College’a başladı. Şimdi de University College London’da doktora yapıyor. Varı yoğu ödül sezonu. Evham ve düzen göbek adı. Çok konuşur, çok çalışır. Azıcık dili sivri. Mizah tutkunu. Gastronomik sevdaları için dağları delecek kadar gözü kara.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir