My Fair Lady

My Fair Lady

Müzikaller asla her türlü seyirciye hitap eden film türlerinden biri olamadı. Singin’ in the Rain, The Wizard of Oz ve Cabaret gibi pek çok klasik var ama özellikle bizim ülkemizde hayran kitleleri oldukça küçük. Benim favorilerim arasında The Sound of Music ve Moulin Rouge! mevcut. Ama müzikallere karşı olmamama rağmen Chicago‘yu pek sevemediğimi belirtmeden de geçemeyeceğim. Ne yazık ki son yılların en beğenilen müzikallerinden biri olmasına rağmen benim için “en iyi” olamadı. Daha yakın zamandan örnek vermek gerekirse akla hemen Nine geliyor. “Hollywood’un tüm star aktrisleri bir araya getirilir ve nasıl harcanır?” amacıyla yapılmış Chicago‘dan sonra bence gereğinden fazla ciddiye aldığımız Rob Marshall‘ın felaketi. Gerçi hala akıllarda Penelope Cruz ve Marion Cotillard‘ın güzel performansları mevcut ama Nine‘ın genel anlamda bir fiyasko olduğu kesin. Şimdi konumuz ise uzun zamandır izlemeyi ertelediğim 1964 yapımı En İyi Film ödüllü My Fair Lady.

The Philadelphia Story, A Star is Born, A Double Life, Born Yesterday, Little Women, Adam’s Rib gibi pek çok ünlü filme imza atmış olan George Cukor yönetmenliğinde çekilmiş My Fair Lady. Beyazperdeden önce Broadway’de çalışan Cukor, Katherine Hepburn ile yaptığı çalışmalarıyla bilinir. Aslında çok bilinen bir isim değil diyebiliriz George Cukor için. Bilinen pek çok çalışmasına rağmen özellikle yeni jenerasyon tarafından ne yazıkki kendi dönemindeki pek çok yönetmene göre arka planda kalıyor. Halbuki Gone with the Wind‘in yönetmenlik koltuğundan kovulmuş Victor Fleming tarafından yeri elinden alınmış bir isim kendisi. My Fair Lady ise onun Broadway geçmişini bariz bir şekilde hissettiğiniz, beşinci adaylığından sonra Oscar’a kavuştuğu filmi.

Alan Jay Lerner‘ın kitabından önce George Bernard Shaw tarafından sahneye, daha sonra yine bizzat kendisi tarafından beyazperdeye uyarlanan My Fair Lady sokaktan alelade bir çiçekçi kızı olan Eliza Doolittle’ı alıp bir leydiye çevirmek için uğraşan Profesör Henry Higgins’in hikayesini anlatıyor. Basmakalıp aşk mevzularına dalmasına rağmen bunu 60lı yılların soğuk romantizmiyle yapması sebebiyle çok da klişe olarak tabir edemeyeceğimiz hatta klasikler arasında girmiş bir film. Bana sorarsanız Audrey Hepburn haricinde insanı çoğu zaman sıkıntılara sürükleyen ve ne kadar zaman kaldığını sürekli kontrol ettiğiniz fazlasıyla klasik bir müzikal.

Bir kere bu filmle Oscar’a kavuşan Rex Harrison zaten oldum olası sevemediğim itici bir aktör. Profesör Henry Higgins karakterini daha önce sahnede de canlandırmış olan Harrison‘ın başarılı olduğunu söylemek mümkün olsa da benim kendisine olan antipatim kimi zaman Rex Harrison‘dan iyice nefret etmeme sebep oldu. Bu yaklaşımı çocukça bulmanız mümkün tabi. Ama ben oyuncuyu sevmeyince film hakkında objektif olamayan insanların varlığına inanıyorum. Ve bu filmde de birince kulp takacaksak, o kesinlikle Rex Harrison. Tabi Harrison‘ın karşısında tüm asaletiyle Audrey Hepburn olduğu için sıkıcılığına rağmen Hepburn sayesinde filme odaklanmanız mümkün olabiliyor. Sanki yüzlerce film çekmiş gibi düşünülse de aslında kariyerinde sadece 27 filmde rol alan Hepburn belki filmografisinin en iyi performanslarından biriyle karşımızda değil. Yalnız onu sokak kızı tiplemesiyle izlemek oldukça ilginç. Belki My Fair Lady‘nin kimi yerlerde inandırıcılığını kaybetmesinin sebebi bu da olabilir. Tabi bir müzikalden inandırıcılık beklemek ne kadar doğru onu da bilemiyorum. Pickering karakteriyle filme renk katan Wilfrid Hyde-White haricinde özellikle Profesör’ün annesi rolünde izlediğimiz Gladys Cooper şahane. Oscar almadan vefat etmiş olması üzücü. Tanımayanlar için Rebecca ve The Song of Bernadette demem yeterli olacaktır zannediyorum. Ve bir de filmin Oscar adayı olan son oyuncusu Stanley Holloway var. Tıpkı Rex Harrison gibi o da My Fair Lady‘nin orijinal Broadway prodüksiyonunda yer almış oyunculardan.

Peki My Fair Lady tüm bu müzikal karmaşası içerisinde seyirciye ulaşmayı başarabiliyor mu? Hayır. Yakın zamanda Carey Mulligan‘ın başrolünde olacağı yeni bir My Fair Lady uyarlamasından bahsediliyordu. Ama filmi izleyince yeniden çevriminin ne kadar gerekli olduğunu düşünmeden edemedim. Kötü bir film diyemesem de My Fair Lady zaten izlenmesi zor bir tür olan müzikallerden daha da soğumamıza neden oluyor. Notumu filmin harikulade sanat yönetimi, kostümleri ve elbette Audrey Hepburn için veriyorum.

[B-]

Oscar Karnesi
*En İyi Film
*En İyi Yönetmen
*En İyi Erkek Oyuncu (Rex Harrison)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Gladys Cooper)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Stanley Holloway)
En İyi Uyarlama Senaryo
*En İyi Görüntü Yönetimi – Renkli
En İyi Kurgu
*En İyi Sanat Yönetimi – Renkli
*En İyi Kostüm Tasarımı – Renkli
*En İyi Ses Miksajı
*En İyi Müzik – Adaptasyon

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi yüksek lisansı için Imperial College'a başladı. Şimdi de University College London'da doktora yapıyor. Varı yoğu ödül sezonu. Evham ve düzen göbek adı. Çok konuşur, çok çalışır. Azıcık dili sivri. Mizah tutkunu. Gastronomik sevdaları için dağları delecek kadar gözü kara.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir