The Lord of the Rings Trilogy

The Lord of the Rings Trilogy

The Lord of the Rings üçlemesiyle ilgili olarak ne zamandır nasıl bir eleştiri yazısı yazsam diye düşünüp duruyorum. Tekrar izlemek için bilgisayarın başına oturalı çok olmadı. Zannediyorum iki ay önce teker teker tüm bölümleri oldukça büyük bir keyifle yıllar sonra ilk kez izledim. O koca dokuz saat boyunca da inanır mısınız hiç ama hiç sıkılmadım. The Lord of the Rings benim gibi sinemaseverler için altın değerinde bir iş. Kelimelerle ifade edemeyeceğimiz kadar tutkulu bir ilişki var aramızda. Benim gibi izleyicilerin aradığı her türlü görsel doyuruculuğa sahip epik bir üçleme. Hala her sene gösterime gireceği zamanı heyecanla bekleyip daha ilk çıktığı günden sinemaya koşturmam aklımda. Zannediyorum benim gibi pek çok insan da aynı heyecanı tattı ki hala The Lord of the Rings dendiğinde bambaşka bir heyecana kapılıyoruz. Legolas’ın bitmeyen oklarından, Gollum’un sesinden, Gandalf’ın gücünden bahsediyoruz. Gimli’nin esprileri, Sam’in dostluğu, Aragorn’un kahramanlıkları… Unutulacak gibi değil. Ki zaten karşımızda toplamda 30 Oscar adaylığı, 17 Oscar’ı olan bir destan duruyor. Mümkünse hiç unutulmasın.

J.R.R. Tolkien‘ın fantastik The Lord of the Rings serisinden uyarlandığını artık herkes biliyordur diye düşünüyorum. Filmin aynı zamanda yönetmeni olan Peter Jackson ve Philippa Boyens ile Fran Walsh üç filminde senaristliğini üstlenmiş. Sadece ikinci filmde bu üçlüye ek olarak Stephen Sinclair da görev almış senaryo yazımında. Burada oturup The Lord of the Rings‘in konusundan bahsetmeyeceğim. Sadece senaryo anlamında bir başarı değerlendirmesi yapmak istiyorum ki bence üç filmi birbirinden ayıran tek şey de bu. Her ne kadar bugüne kadar yapılmış en iyi kitap uyarlaması olsa da serinin de içinde bir zayıf halka mevcut. Gerçi bu üçünün arasında en zayıfı. Genele vurarsak yine pek çok filmin önüne geçecek kadar mükemmel. Peki o zayıf halka hangisi. Tabiki de ikinci film olan, The Two Towers. Burada filmin uyarlama senaryo dalına aday olamadığı tek ayağın ikinci film olduğunu belirtmekte yarar var. Kitabın da etkisi büyük elbette. Sonuçta ikinci kitapta hikaye gelişmekte ve savaş yavaş yavaş başlamakta olduğu için film içerisinde küçük kopukluklar yaşayabiliyor ve izledikten sonra ilk filmde edindiğiniz tatmin duygusuna erişemiyorsunuz. Lakin dediğim gibi biraz hikayenin gelişimiyle alakalı. Üçüncü filmde bu ara çok güzel bir şekilde kapatıldığı için üçlemenin tamamına kusursuz gözüyle bakıyorsunuz.

Yönetmenlik anlamında Peter Jackson bir filmin hem görsel, hem de hikaye anlamında başarılı olabileceğini cümle aleme ve tabi James Cameron‘a kanıtlamış oldu. Avatar‘la yapılan kıyaslamalar bana kalırsa çok nahoş bir durum oluşturuyor. Çünkü Avatar‘da Lord of the Rings‘deki kuvvetli anlatım yok. Görselliği yok ettiğinizde elinizde kalan şey sıfır da değil. Ayrıca LOTR için çocuk filmi yorumu yapan insanlara da aklım ermiyor açıkçası. Böylesine karanlık ve kimi yerlerde korkutucu olmayı başaran bir işi Harry Potter‘la kıyaslamak da neyin nesi? Bilimkurguya karşı olan izleyicinin saçmalıkları diyorum ben buna. Jackson‘ın başarısına tekrar dönersek… Zaten bu adam Heavenly Creatures ile boş bir yönetmen olmadığını çoktan ispatlamıştı. Filmin rüzgarıyla alınan bir ödül söz konusu bile değil. Tarihte en çok Oscar almış üç filmden birine sahip. Burada sorgulamaya geçmek bile anlamsız. Oscar’ı bir ödül olarak sorgulayanlar için ise söylenebilecek tek şey “Burası onun yeri değil.”.

Ve benim yazarken en keyif aldığım kısım: Oyuncular. Burada saymamız gereken isimlerin başında Ian McKellen, Viggo Mortensen ve Elijah Wood geliyor. McKellen zaten usta bir isim ki kadrodan Oscar’a aday olan tek oyuncu da kendisi. Viggo Mortensen‘ın ise popülerleşmesini sağlaması açısından The Lord of the Rings‘in önemi büyük. Eğer Aragorn’u canlandırmamış olsaydı bence şu an oynadığı rolleri alamazdı. Ki çok da yetenekli bir aktör. Eastern Promises, A History of Violence, The Road gibi filmlerdeki oyunculuğu da bunu kanıtlıyor. Elijah Wood ise çok yetenekli bir oyuncu olmasa da Frodo. Yani burada pek birşey diyemiyorum. Adını kolay kolay unutmayacağımız bir karaktere can verdi ve sinema tarihinin en unutulmaz filminde başrolde yer aldı. Eğer üçlemeyi her hatırlayışımızda Frodo’nun da adını anıyorsak Wood‘un illa ki bir başarısı vardır. Genç kız rüyası Orlando Bloom, yakın zamanda ikinci Oscar’ına kavuşmasını arzu ettiğim Cate Blanchett, seriden şöyle bir gelip geçerek boy gösteren Sean Bean, her gördüğümüzde tüylerimizi ürperten Saruman performansıyla Christopher Lee… Bu kadarla da sınırlı değil tabi. Liv Tyler‘dan tutun da McKellen‘dan sonra serinin en başarılı oyunculuklarından birine sahip olan Sean Astin‘e kadar daha birçok isim var. Açıkçası saymak da istiyorum: Billy Boyd, Hugo Weaving, Dominic Monaghan, John Rhys-Davies, Ian Holm… Mesela ikinci filmden hikayeye katılan Miranda Otto, Karl Urban, David Wenham, Bernard Hill… Ve tabi yine sinema tarihinde çok özel bir yere sahip olduğunu düşündüğüm, filmde kendi olarak azıcık görsek de Gollum’a hayat veren Andy Serkis.

The Lord of the Rings çok uzun bir sürece yayılmış dev bir prodüksiyon. Kırdığı rekorlar, aldığı yüksek imdb skorları, bitmek tükenmek bilmeyen ödül karneleriyle 2000’li yıllarda ve belki de bugüne kadar yapılmış en iyi film(ler). Bir insanın The Lord of the Rings üçlemesini izleyip de beğenmemesi gibi birşeye inanmıyorum. Bu ancak bir şaka olabilir. Sinemayı sevdiren, insana bu aşkı aşılayan büyük bütçeli olmasına rağmen gönüllerimizi fetheden, asla unutmayacağımız çok özel bir iş. Başka da diyecek birşey bulamıyorum. The Lord of the Rings hep en iyi olmaya devam edecek gibi gözüküyor.

The Fellowship of the Ring: [A]
The Two Towers: [A-]
The Return of the King: [A+]

Oscar Karnesi
– The Fellowship of the Ring –
En İyi Film
En İyi Yönetmen
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Ian McKellen)
En İyi Uyarlama Senaryo
*En İyi Görüntü Yönetimi
En İyi Kurgu
En İyi Sanat Yönetimi
En İyi Kostüm Tasarımı
En İyi Ses Miksajı
*En İyi Özel Efekt
*En İyi Makyaj
*En İyi Özgün Müzik
En İyi Özgün Şarkı (May It Be)

– The Two Towers –
En İyi Film
En İyi Kurgu
En İyi Sanat Yönetimi
En İyi Ses Miksajı
*En İyi Ses Efekti
*En İyi Özel Efekt

– The Return of the King –
*En İyi Film
*En İyi Yönetmen
*En İyi Uyarlama Senaryo
*En İyi Kurgu
*En İyi Sanat Yönetimi
*En İyi Kostüm Tasarımı
*En İyi Ses Miksajı
*En İyi Özel Efekt
*En İyi Makyaj
*En İyi Özgün Müzik
*En İyi Özgün Şarkı (Into the West)

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi yüksek lisansı için Imperial College'a başladı. Şimdi de University College London'da doktora yapıyor. Varı yoğu ödül sezonu. Evham ve düzen göbek adı. Çok konuşur, çok çalışır. Azıcık dili sivri. Mizah tutkunu. Gastronomik sevdaları için dağları delecek kadar gözü kara.

Benzer yazılar

1 Yorum

  1. abdullah

    yaptığın bu içten yoruma daha ne diyebilirim ki tüylerim ürperdi. gerçektende bana sinemayı sevdiren film buydu. filmi her izlediğimde orta dünyada gibi hissediyorum kendimi. ve hiç abartısız her bölümü rahat yüz kez izlemişimdir. başyapıt kelimesini bu kadar iyi anlatan başka bir yapım oldugunu sanmıyorum. godfather shindler list star wars çok güzel yapımlar ama hepsinde bir eksiklik oldugunu hissedebilirsin ama yüzüklerin efendisi müziklerinden görselliğine, sanat yönetiminden oyuncu seçimine senaryosundan yönetmenliğine kadar herşeyiyle tam bir adanmışlık var. ve sanki orta dünaya bir zamanlar vardı gibi geliyor bana. olmadığını çok iyi bildiğim halde hemde.

    Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir