The Reader

The Reader

Eğer favori oyuncularımızı listeleyecek olsak, kadın erkek hiç fark etmez, listenin en başına Kate Winslet‘i koyarım. Kendisine olan hayranlığım kelimelerle ifade edilemeyecek kadar büyük. Titanic ile olan aşkım Hamlet ile daha da büyümüş, Enigma ile takıntıya dönüşmüştü. Ardından Quills geldi ve ben Kate‘i hayranlıkla izlemeye hep devam ettim. Iris‘i izlediğimde o sinir bozucu saç kesimine rağmen Kate‘e aşık olmaktan kendimi alıkoyamadım. Eternal Sunshine of the Spotless Mind bana göre o kadar da büyük bir klasik olmamasına rağmen Kate‘in varlığı sebebiyle beni mutlu etmişti. Finding Neverland‘da gözlerimize yaşların dolmasına, Little Children‘da ise çaresizliğini hissetmemize sebep olmuştu. All the King’s Men filmindeki küçücük rolüne rağmen tüm film boyunca onun gözükmesini bekledik. The Holiday‘de bu kadar güzel bir kadının aşk konusunda bahtsız olabileceğine inanamasak da tüm sıradanlığına rağmen en sevdiğimiz romantik komediler içerisine girmeyi başardı film. Derken Oscar’ı kazandığı yılda Revolutionary Road ve The Reader gibi iki harikayla geldi ki zannediyorum Kate‘in kariyerinin zirvesi de tam olarak o zamandı. The Reader‘la aldığı Oscar’ı hak edilmemiş görenler, daha doğrusu bu ödülü daha önce alması gerektiğini düşünenler olsa da bence The Reader, Kate‘in bugüne kadar en iyi olduğu filmdi. Revolutionary Road‘da Leonardo DiCaprio ile 13 sene sonra bir araya gelerek bize keyifli anlar yaşatmış olsa da The Reader, Kate Winslet‘in ne kadar yetenekli bir aktris olduğunu daha iyi anlamamızı sağladı. O kendi jenerasyonunun, belki de şu an Hollywood’un en başarılı aktrisi. Hayatındaki tek ticari kaygılı filmin de Titanic olduğu düşünülürse rol seçmek konusundaki becerisi de ayrıca takdiri hak ediyor. Şu aralar kendisini Joan Crawford‘a Oscar kazandıran Mildred Pierce rolüyle bir mini dizide izlemekteyiz. Oscar’ı aldığından beri ilk kez karşımıza çıkıyor ve Oscar laneti zannediyorum Kate‘e pek işlememiş gibi gözüküyor. Eleştirmenlerin söylediği tek şey Kate‘in Mildred Pierce ile hayatının en iyi performansını sergilediği ve tam olarak zirvede olduğu.

Kate Winslet‘in Oscar’ı altıncı adaylığıyla sonunda kazandığı The Reader gizemli bir kadın olan Hanna Schmitz ile kendisinden yaşça oldukça küçük olan Michael Berg’in arasındaki ilişkiyle start alıyor. Aralarındaki ilişkinin cinsellik boyutu daha ön planda olsa da küçük buluşmaları Michael’ın Hanna’ya kitap okumalarıyla renklenmeye başlıyor. Lakin gün geliyor ve Hanna bir anda ortadan kayboluyor. İşte tam orada da devreye şimdiki zamanda yaşayan Michael Berg devreye giriyor. Buradan sonrası filmin gizemini yok edeceğinden izlemeyenler için konuyu daha fazla açıklamak istemiyorum.

Bernhard Schlink‘in aynı adlı kitabından David Hare tarafından sinemaya uyarlanan The Reader beyazperdenin bugüne kadar gördüğü en etkileyici hikayelerden birine sahip kuşkusuz. Ben filmi kaçıncı kez izledim bilmiyorum, artık saymayı bıraktım. Ama her izleyişimde aynı heyecanla, aynı merakla bir sonraki sahneyi bekliyorum. The Reader‘ın The Dark Knight‘ın yerini alıp En İyi Film dalında aday olmasına çok da şaşmamalı. Tabi orada Milk varken The Dark Knight‘ın olmaması bir başka problem de Akademi’nin seçimleri işte diye geçiştirmek istiyorum. Daha önce Stephen Daldry ile The Hours‘da da çalışan David Hare ise kalemini konuşturmuş adeta. Yakında kendi yazıp yönettiği Page Eight adında bir gerilim filmi izleyeceğiz. Umuyorum orada da harikalar yaratır ve bizler de filmi keyifle izleriz.

Yönetmen Stephen Daldry için pek söylenecek söz yok. Bugüne kadar yönettiği üç filmle de (Billy Elliott, The Hours ve The Reader) Oscar’a aday olmuş bir yönetmen. 2012’de gösterime girecek Extremely Loud and Incredible Close da eminim kendisini bir adaylık daha getirecektir. Ödüle maksimum 10 sene içerisinde kavuşacağı kesin. The Reader‘da çıkardığı iş o kadar temiz, o kadar başarılı ki insan Daldry‘nin etkileyici olmak konusunda hiç sıkıntı çekmediğini düşünüyor. Sanki bu kendisinin gayet sıradan bir parçasıymış gibi. Elinde olmadan yapıyormuş gibi…

Kate Winslet‘in Oscarlık performansını tekrar tekrar övmekte yarar var. Winslet kesinlikle kariyerinin en iyi oyunculuğunu sergilemiş. Hanna’nın yaptıklarına rağmen ona acıyor, onu seviyorsunuz. Öyle ki bir süre sonra adalete karşı gelirken buluyorsunuz kendinizi. Bu Winslet‘in Winslet olmasından dolayı mı yoksa Hanna’nın karakteriyle alakalı bir durum mu bilinmez. Sadece filmi izlerken tek bildiğim Hanna Schmitz ile beraber üzülüp ağladığımız. David Kross son yılların en başarılı keşiflerinden. Şimdi Spielberg‘in yeni filmi War Horse‘da izleyeceğiz kendisini. Bir yerlerde keşfedilip ön plana çıkacağına eminim. Daniel Brühl‘den sonra Almanya’nın bize armağan ettiği en iyi yetenek. Ve tabi Ralph Fiennes… Ne olur artık bu adama bir Oscar verin! Harry Potter serisinde bile harikulade bir başarısı var. Oynadığı her rolde mükemmel olmayı başarabiliyorken onu Oscarsız bırakmak düpedüz haksızlık. Der Untergang‘da Hitler’i canlandıran Bruno Ganz ve filmde sadece 10 dakikalık bir rolü olmasına rağmen etkileyici olmayı başaran Lena Olin, The Reader‘ın diğer güzel süprizleri.

Nico Muhly‘nin enfes müziklerini de son olarak eklemek isterim. Müziklerin Oscar’a aday olmamış olması da ayrı bir rezalet. Ben The Reader‘ı onlarca defa izleyecek kadar çok seviyorum. Not verirken kıt davranmanın alemi yok.

[A]

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi yüksek lisansı için Imperial College’a başladı. Şimdi de University College London’da doktora yapıyor. Varı yoğu ödül sezonu. Evham ve düzen göbek adı. Çok konuşur, çok çalışır. Azıcık dili sivri. Mizah tutkunu. Gastronomik sevdaları için dağları delecek kadar gözü kara.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir