Welcome to the Punch

Welcome to the Punch

welcome_to_the_punchNedendir bilmem, Starter for 10’den beri James McAvoy’a karşı bir zaafım var. Galiba kendisi favori aktörlerimden biri ama ben hala farkında değilim. Bakıyorum da 2006’dan bu yana oynadığı tek bir filmi dahi kaçırmamışım. The Last King of Scotland, Becoming Jane, Atonement… Hatta garip bir şekilde bu filmler arasında nispeten daha vasat duran Wanted’ı bile gereğinden fazla beğenmişim. Bu yıl 4 (The Disappearence of Eleanor Rigby’yi 2 sayarsak 5) filmde karşımıza çıkacak olan James McAvoy’un şimdilik 2013 yapımı işlerinden Welcome to the Punch ve Trance’i izleyebildim. Filth ile Eleanor Rigby buralara uğrayınca tekrardan kendisini nasıl olsa çekiştiririz. İsterseniz şimdi biçimsel olarak Wanted’a fazlasıyla benzettiğim ve estetik takıntısı haricinde pek de bir şey vaat etmeyen Welcome to the Punch’ı konuşalım.

2008 yılında Shifty adında, pek de duyulmamış bir bağımsızla beyazperdeye adımını atan Eran Creevy’nin ikinci uzun metrajli filmi Welcome to the Punch. Uzun zamandır ortalıklarda dolanan senaryosunun beyazperdeye uyarlanması için uzunca bir süre beklendi. Hatta bu hikayenin, Shifty’den çok daha önce yazıldığı da söyleniyor. Ama Creevy sanıyorum doğru oyuncularla çalışabilmek ve tabii aradığı desteği görebilmek için beklemiş. Peki bu uzun bekleyişe değmiş mi? Sanıyorum hayır. Çünkü ne yaparsanız yapın, bu senaryonun başına hangi yönetmeni oturtursanız oturtun Welcome to the Punch’ın toparlanamayan, hangi amaca hizmet ettiği belli olmayan yersiz bir aksiyonu var. O klasik hikayelerden birine sahip. Jacob Sterwood (Mark Strong) yıllardır aranmakta olan bir suçludur ve onu bir takıntı haline dönüştürmüş olan dedektif Max Lewinsky (James McAvoy), Sterwood’u yakalamaya belli nedenlerden dolayı hiç olmadığı kadar yaklaşır. Son yıllarda hep aynı şeylerden şikayet ediyor olsam da çekinmeden tekrarlayacağım, Welcome to the Punch fazlasıyla tahmin edilebilir.

Eran Creevy’nin yönetmenlik namına güzel şeylere imza attığını söyleyebiliriz ama. En azından Timur Bekmambetov’un Wanted’daki görsel şöleniyle Nicolas Winding Refn’in estetik takıntısını aynı potada güzelce eritmiş. Welcome to the Punch içeriğini sorgulamadan sadece görsel olarak incelendiğinde insanın gözünü okşayan sahnelere sahip. Zannediyorum burada Creevy ile beraber filmin sinematografı Ed Wild’ın adını da anmak şart. Muhteşem bir Londra manzarası yaratılmış ki sırf bu bile benim aklımı başımdan almaya yetiyor. Bu kadar değişken bir şehre bambaşka yorumlar katabilen her yönetmene saygım sonsuz. Creevy de büyüdüğü şehri başarılı bir şekilde tasvir etmiş.

James McAvoy’u seyretmeyi, yazının başında da söylediğim gibi, fazlasıyla seviyorum. Sırf kesesini doldurabilmek için böyle araya aksiyonlar sıkıştırması beni pek rahatsız etmiyor. Ama ne yazık ki Welcome to the Punch tanıtım konusunda sorun yaşadığı için gişede zarar etti. Mark Strong’u da bu tarz rollere çok yakıştırıyor olsam da artık hep aynı sinirli adamı oynamasından bıktım usandım. Birisi Strong’a ağlak bir aile babası rolü yazsa da birazcık havamız değişse.  Andrea Riseborough filmin önemli karakterlerinden bir diğerini canlandırıyor. Son dönemde İngiltere’nin yükselen yıldızlarından biri haline dönüştü güzel aktris. Ben başarılı buluyor muyum? Tartışılır. Bence kendini kanıtlayabilmek için biraz daha zamana ihtiyacı var. Peter Mullan ve David Morrissey ise her daim görmekten hoşlandığımız aktörler olarak filmde yerini alan diğer isimler. Pek büyük bir rolleri olmadığı için üzerine yorum getirmek anlamsız olur.

Welcome to the Punch’ın tek orijinalliği Londra manzaralarında. Bir sürü aksiyona rağmen kırışmayıp dağılmayan gömlekleriyle, birbirinden lüks arabalarında seyahat etmelerini izliyoruz güzel görünümlü karakterlerimizin. Üzümü yiyip bağını sormayanlar için güzel bir vakit öldürme oyuncağı. Ama ne yazık ki daha fazlası değil.

[C-]

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

0 Yorum

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir