Room at the Top

Room at the Top

room_at_the_topOscar Maratonu’nun En İyi Kadın Oyuncu ayağında geldik 1950’li yılların sonuna… Judy Holliday (Born Yesterday), Vivien Leigh (A Streetcar Named Desire), Shirley Booth (Come Back, Little Sheba) gibi pek çok favorim 50’li yıllarda olduğu için veda etmesi zor olacak ama yapacak bir şey yok. Bugün, 1959 yapımı Room at the Top’ın karakteristik yüz hatlarıyla tanınan aktrisi, Simone Signoret’i konuşacağız. Tabii öncesinde Audrey Hepburn’ün The Nun Story ile elinden çalınan Oscar’ından da bahsetmek gerek. Ne yalan söyleyeyim, kontrollü oyunculuğu beni çok rahatsız etmese de söz konusu Hepburn olunca başka bir aktrisi dikkate almak zorlaşıyor.

Room at the Top, maksimum realistliğiyle bilinen bir metne sahip. Aşkın peşinden koşan değil de para için tüm dünyasını değiştiren bir adamın öyküsünü konu alıyor. Tabii bu iki zıt kavramın ucunda da iki farklı kadın var. John Braine’in aynı adlı romanından uyarlanan filmin bugüne kadar pek çok yansıması olmuş gerek tiyatroda, gerek televizyonda, gerekse beyazperdede. İçlerinde en çok konuşulanı ise şüphesiz Signoret’e Oscar getiren 1959 versiyonu. Lakin buna rağmen, Braine’in romanından da kaynaklandığına da inandığım karakterlerin keskin çizgileri beni fazlasıyla rahatsız etti. Pek tanınmamış bir isim olan Neil Paterson tarafından uyarlanmış Room at the Top ve senaryo dalında altın heykelciği evine götürmüş bu arada. Tüm sofistike gerçekçiliğine rağmen eski Yeşilçam filmlerini hatırlatan iyinin çok iyi, kötünün çok kötü olduğu düzen beni pek etkileyemedi ne yazık ki.

Robert Redford’lu The Great Gatsby ile tanıdığımız Jack Clayton var kamera arkasında. Hiç şüphesiz, ünlü İngiliz yönetmen yine buğulu merceğinden kendi bakış açısıyla anlatabilmeyi başarmış hikayesini. Zaten Clayton’ın kariyerini az çok bilen herkes zannediyorum filmlerini arka arkaya çekip, bir köşede yedeklediğine inkar olabilir. O kadar karakteristik seçimleri var ki, sıradan bir sahneyi sıradan bir kadrajla kameraya alırken bile Clayton’ın ağırlığını ekranın dışında olsa bile hissedebiliyorsunuz. Her ne kadar kendine has olabilmeyi başaran yönetmenlere büyük saygı duysam da Room at the Top’ı çoğunluk gibi sevdiğimi söyleyemeyeceğim.

Simone Signoret’in performansı filmdeki en iyi, en kusursuz şey. Hepburn karşısında ödüle kavuşmasını sağlayan Alice Aisgill yorumu kimi anlarda fazlasıyla ölçülü, fazlasıyla önceden düşünülmüş gibi dursa da Clayton’ın çizdiği portrede gereken kadınsılığa, içtenliğe ulaşmış. Yalnız Signoret’i konuşurken Laurence Harvey’nin tamamen görmezden gelinmesi de yanlış olur. Böylesine güçlü bir performans karşısında ezilmemek kolay iş değil. Yardımcı oyuncular arasında da o dönemin Richard Jenkins’i sayabileceğimiz, her yerde karşımıza çıkan Donald Huston ve kısa ama etkileyici performansıyla akıllarda kalan Hermione Baddeley var. Bu arada ana karakter Joe’nun hikayesindeki “diğer kadın”, Susan Brown’ı Heather Sears canlandırıyor. Maalesef böylesine etkileyici oyunculuklar arasında Sears’ın yetersizliği çok belli oluyor.

Room at the Top’ı 1950’li yılların ortalamanın üzerindeki yapımları arasına koymak mümkün. Ama gösterilen abartılı hayranlığa da bir anlam verebilmiş değilim. Kameranın arkasında Clayton olmasa, var olan sayılı niteliğine de ulaşamazdı Room at the Top. Dolayısıyla izleyip izlememeyi size bırakıyorum.

[B-]

Oscar Karnesi
En İyi Film
En İyi Yönetmen
En İyi Erkek Oyuncu (Laurence Harvey)
En İyi Kadın Oyuncu (Simone Signoret)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Hermione Baddeley)
En İyi Uyarlama Senaryo

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir