Trance

Trance

trance_ver5Danny Boyle’un The Beach haricindeki tüm işlerine olan hayranlığımı daha evvel Kamera Arkası’nda belli etmiştim. 127 Hours’ın hak ettiği değeri görmemesi, Shallow Grave’in diğer Boyle filmlerinden daha z konuşulmasıyla ciddi problemlerim var. Slumdog Millionaire’in Akademi tarafından göklere çıkarılması ve Trainspotting’in sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri ilan edilmesini ise sonuna kadar destekliyorum. Bu tatlı aşk mektubu satırlarımdan sonra ne yazık ki The Beach’den tam 13 sene sonra ilk kez bir Danny Boyle filmine kötü cümlelere sarf etmek zorunda kalacağım. Trance erken gösterim tarihiyle zaten rengini belli etmişti ama içten içe tahminlerimizin yanlış çıkmasını istiyorduk. Maalesef o sürpriz gerçekleşmedi ve Danny Boyle yıllar sonra baştan aşağıya vasat bir filme imza attı.

Trance, kimilerinin iddia ettiği gibi Christopher Nolan özentiliği yapmıyor bana kalırsa. Zaten şu Nolan fanboylarının yönetmene olan Tanrı muamelesi akla mantığa sığacak gibi değil. Zevzekliği bir kenara bırakıp, Trance’e dönecek olursak… Zaten Trance, direkt Türkçe’ye çevrildiğinde “Trans”a karşılık gelen ve adıyla kendini bir şekilde belli eden bir yapım. Kayıp bir tabloyu bulmak için bir hipnoz konusunda uzman bir terapistin yardımına başvuruluyor. Bir yanda tabloyu kaybeden adamımız, bir yanda sevimsiz dokturumuz, diğer yanda da tablonun kaybına karşı kayıtsız kalamayan kötü adamlarımız var. Trance’in senaryosunun altında Joe Ahearne ve John Hodge’ın imzası var. Ahearne’nin adına pek aşina değiliz ama Hodge bundan evvel defalarca Boyle ile çalıştığı için Trance’in de tanıdık zeka pırıltılarından nasibini alacağını umuyordum. Lakin film ilk yarım saatinden sonra “zeki” olmaya o kadar çok çabalıyor ki inandırıcılığını her saniye biraz daha kaybediyor. Karakterler arasındaki matematik hakikaten güzel kurulmuş. Terapisti görmezden gelecek olursak filmin beylerinin ayakları yere sağlam basıyor denebilir.

Danny Boyle’u affedemememin başlıca sebebi ise filmin rezalet finali. Daha doğrusu finale giden yoldaki çözümlemesi. Yapmaya çalıştıkları akıl oyunları tamamen Hollywood imitasyonu. Trance için son yılların en kötü psikolojik gerilimlerinden biri denilebilir. Gerçi filmi bu türe dahil etmek bile başlı başına bir tartışma meselesi ya neyse. Ahearne ile Hodge’ın senaryosu her şeyden evvel o insani dokunuştan bihaber. Rosario Dawson’ın karakteri bir sahnede derisini parçalayıp içinden bir metal yığını çıkartacakmışçasına garip. Arkadaki İngiltere manzarası için bile görmezden gelemiyorum çoğu şeyi. Dönüp dolaşıp aklıma o vasat final geliyor. Boyle’un eski filmlerini hatırlayıp da Trance’e bakınca yaşanılan hayal kırıklığı ise ifade edilebilecek gibi değil. Resmen filmografisinin en zayıf halkasını yapmış.

James McAvoy her daim izlemekten keyif aldığım bir aktör. O yüzden üzerine çok yorum getiremiyorum. Kendi aksanıyla oynadığında daha rahat olduğunu düşündüğüm için Trance’de McAvoy sanki rol yapmıyormuş da, kendini oynuyormuş gibi bir izlenime kapıldım. Normalin aksine bunu negatif değil, pozitif bir geri dönüşü olduğunu da ekleyeyim. Vincent Cassel’ın rol çeşitliliği konusundaki başarısını bildiğim için Trance’deki karakterini görmezden gelmeyi tercih ediyorum. Böyle psikopat adamları canlandırırken ne kadar başarılı olabildiğini hepimiz gayet iyi biliyoruz. Rosario Dawson’ın ise yeteneksiz olduğunu garantilemiş olduk. Trance’in başarısızlığında payı çok büyük. Çünkü kilit karakteri canlandırıyor. Daha doğrusu canlandıramıyor! Daha evvel de Dawson ile pek hoş olmayan satırlar karalamıştım zaten. Kendisi hakkında bundan sonra fikrim kolay kolay değişecek gibi gözükmüyor. İşin kötüsü bu beceriksizlikle Tarantino ve Boyle gibi birinci sınıf yönetmenlerden iş kapabiliyor olması.

Trance, eğer başlığından Danny Boyle ismini kaldırırsanız zaten çok bir şey beklemeyeceğiniz bir film olacağından sıradan bir yapım olarak yorumlanabilirdi. Lakin Boyle’un isminin yarattığı beklentiyle oturup da filmde elle tutulur, başarılı tek bir şeyin dahi olduğunu söylemek çok güç. Nolan karşılaştırmalarını absürd bulduğumun da tekrardan altını çizeyim.

[C]

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi yüksek lisansı için Imperial College'a başladı. Şimdi de University College London'da doktora yapıyor. Varı yoğu ödül sezonu. Evham ve düzen göbek adı. Çok konuşur, çok çalışır. Azıcık dili sivri. Mizah tutkunu. Gastronomik sevdaları için dağları delecek kadar gözü kara.

Benzer yazılar

0 Yorum

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir