Behind the Candelabra

Behind the Candelabra

behind_the_candelabra_ver3Cannes sonrası Blue Is the Warmest Colour, Inside Llewyn Davis, Le Passe ve Nebraska büyük ödülleri toplayan yapımlar olduğu için en çok onlar konuşuldu. Ki zaten festival öncesinde de Coen Kardeşler, Alexander Payne ve Asghar Farhadi’nin yeni filmleri için diğerlerine oranla çok daha fazla heyecan duyuyorduk. HBO’da yayınlanmak üzere bir televizyon filmi olarak tasarlanan Behind the Candelabra’dan ise genel olarak büyük bir beklentimiz yoktu. Son yıllarda çalışma saatlerini iyice arttıran Soderbergh, her seneyi iki filmle kapatıyor. Arada Magic Mike gibi kalbur üstü işlerini izlesek de Haywire gibileri de çıkabiliyor. Artık Soderbergh’den ortalama film izlemeye o kadar alıştık ki, bir zamanların ünlü ismi şimdilerde pek konuşulmaz oldu. Behind the Candelabra ile ilgili gelen tepkilerin büyük bir çoğunluğu ise Michael Douglas’ın performansının ne kadar iyi olduğu üzerineydi. Tam da beklediğimiz gibi, film tüm bunların üzerine 15 dalda Emmy adaylığı aldı. Ödül sezonunun ilerleyen zamanlarında da Altın Küre ve SAG semalarında Behind the Candelabra’nın adı pek çok kez telaffuz edilecek gibi duruyor. Bugüne kadar televizyon dizileri ve filmler üzerine çok şey karalamış olsam da televizyon filmlerini pek ağırlamadığım Oscar Boy’da. Ama bu kadar çok konuşulan ve konuşulmaya da devam edilecek bir yapımı es geçmek istemedim. Kaldı ki Behind the Candelabra vizyona girmiş olsaydı şu an Michael Douglas’ın ikinci Oscar’ı ve Matt Damon’ın yeni adaylığından bahsediyor olabilirdik.

Steven Soderbergh, ara ara başını çok karakterli dramalarından kaldırdığında eğer elinde kayda değer bir materyal varsa güzel sonuçlara ulaşabilen bir yönetmen. Behind the Candelabra da Erin Brockovich’deki çizgisine geri dönmesi gerektiğinin en büyük kanıtı. Bu yıl izlediğimiz Side Effects’i de beğenmiş olmama rağmen Behind the Candelabra’nın birkaç adım önde olduğunu düşünüyorum. The Bridges of Madison County, The Mirror Has Two Faces ve P.S. I Love You’daki hantal romantizmiyle tanınan Richard LaGravenese, Zeki Müren’in birebir kopyaladığına inandığım ünlü Amerikalı piyanist Liberace’nin hayatını anlatıyor. Gay olduğunu uzunca bir süre basından gizleyen ve AIDS sebebiyle öldüğü açığa çıkana kadar cinsel tercihleri medya önünde asla doğrulanmayan Liberace, genç erkeklere olan tutkusuyla tanınıyormuş bir zamanlar. Filmde de uzunca bir süre beraber yaşadığı, hayatının aşkı olduğu söylenen Scott Thornson ile olan ilişkisini izliyoruz. Liberace’yi tahmin ettiğiniz gibi Michael Douglas, Scott Thornson’ı ise rolü için makyaj hileleriyle muhteşem bir şekilde gençleştirilen Matt Damon canlandırıyor.

LaGravenese’in senaryosunda demin de söylediğim o hantal romantizmden izler bulmanız mümkün. Homoseksüelliği de 7/24 devam eden cinsel açlıkla bağdaştırmış nedense LaGravenese. Neyse ki filmin ilk 40-45 dakikasından sonra ufak aktiviteler değil de ciddi olayları izlemeye başlayabiliyoruz. Yine de senaristin her zamanki başarısızlığında olduğunu söylememe gerek yoktur diye düşünüyorum. Oyuncuları ve en vasat materyali bile bir harikaya çevirebilen Soderbergh’in varlığı olmasa Behind the Candelabra bu kadar iyi olabilir miydi emin değilim. Bir de Soderbergh’in sinematografiye el atması var. Magic Mike’da da bu konudaki şikayetimizi dile getirmiştik. Behind the Candelabra’da, zannediyorum özellikle oyuncuların makyaj hilelerini destekleyebilmek için oldukça flu her şey. O yüzden filmin bir noktasında insanların sarı renkte bir deriyle dünyaya geldiğini düşünmeniz mümkün. Clint Eastwood’un ışıksız filmleriyle aynı yolda olmasından korkuyorum. Ama Eastwood’un tersine Soderbergh tüm ışıkları parlatmayı tercih ediyor.

Oyunculardan bahsetmeden önce hoşuma giden birkaç şeyi daha eklemek istiyorum. Filmin hikayenin geçtiği dönemdeki ruhu yakalama konusunda büyük bir başarısı var öncelikle. Soderbergh, yine birbirinden yetenekli isimlerle dolu bir teknik ekiple çalışmış. Liberace’nin kostümleri, piyanoları, evi… Hepsini ayrı ayrı incelemeniz gerek bence. Olağanüstü bir emek sarf edildiğine şüphe yok. Zaten Behind the Candelabra’nın sıradan bir televizyon filmi olduğunu iddia edebilecek kimse yoktur diye düşünüyorum. Ve LaGravenese’in senaryosunu suçlasam da Liberace ile Scott arasındaki ilişkiyi çok güzel resmetmiş yönetmen. Matt Damon’ın karakteri kadraja girdiğinde onu Liberace’nin gözünden izliyormuşsunuz gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Sanki siz de Scott’ın gençliğine, toy seçimlerine Liberace kadar yakından bakabiliyormuşsunuz gibi bir his. Oyuncuların cesaretiyle ilgili ise bir şey demeyeceğim. Artık gay ve lezbiyen sevişme sahneleri eskisi kadar “cesur” gelmiyor. Tabii Douglas ile Damon’ın aklınızda kolay kolay canlandıramayacağınız bir çift olduğu da kesin.

Michael Douglas’ın performansı söylendiği kadar kusursuz. Büyük ihtimalle kariyerindeki en iyi işi çıkarmış. Oscar aldığı Wall Street’deki işçiliği buradakiyle kıyaslanamaz bile. Eğer Cannes’da Bruce Dern, Douglas’ın bir adım önüne geçip ödülü aldıysa kim bilir Dern ne kadar iyidir. Abartılı oyunculuğu genel olarak sevmememe rağmen Michael Douglas, Liberace ile olarak harikalar yaratmış. Matt Damon’ın da favori aktörlerimden biri olmadığını hepiniz gayet iyi biliyorsunuz. Lakin onun performansı da yabana atılacak gibi değil. Douglas için söylediklerimi Matt Damon için de tekrarlayabilirim. Bugüne kadarki en iyisi! Yardımcı oyunculardan Scott Bakula’nın Emmy adaylığı alabilmesine şaşırdım. Dan Aykroyd ile ikisinin çok da öne çıkabilecek bir sahnesi yok. Bakula’nın yerinde Rob Lowe’un olmaması ise düpedüz saçmalık. İki başrol oyuncusundan sonra filmin en iyi performansını veriyor. Cerrahi müdahelelerden dolayı düşecek gibi duran suratını mutlaka görmeniz gerek. Bu arada pek sevdiğim Cheyenne Jackson’ın da ufak bir rolü var filmin başlangıcında. Büyük ihtimalle umursamayacağınız bir sahne olacak ama Jackson’ın karakteri finale doğru anlamlanmaya başlıyor.

Soderbergh’in uzun zamandır yaptığı en iyi filmi televizyona emanet etmesi hakikaten şaşırtıcı. Şimdi de Cinemax için Clive Owen’la bir mini dizi çekmeye başlıyormuş hatta. Gerçi böyle iyi olmaya devam edecekse beyazperde yerine işine televizyonda devam etmesine itiraz edecek değilim. Mutlaka izleyin derim. TV filmi diye küçümsemeyin.

[A-]

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir