Birkaç Kötü Film ‘the Third’

Birkaç Kötü Film ‘the Third’

Merak etmeyin, biriktirdiğim 2013 filmlerinin sonuna geldik artık. Bundan sonraki dönemde tek başına ele alacağım filmler olacak. O yüzden bunu da hızlıca atlatıp, hemen konuya girelim.

picture-of-robert-de-niro-diane-keaton-katherine-heigl-christine-ebersole-patricia-rae-and-ana-ayora-in-nunta-cu-peripetii-large-picture

2006 tarihli berbat komedi Mon frere se marie’nin Hollywood uyarlaması olan The Big Wedding, özellikle ülkemizde haddinden fazla değer gören The Bucket List’in senaristi Justin Zackham tarafından yönetilmiş. Adım başı ünlü bir yıldıza rastladığınız film Something’s Gotta Give tadında başlayıp aklınıza gelebilecek en vasat finale doğru sürüklenen, tren enkazından hallice, vasat mı vasat bir yapım. Robert De Niro, Diane Keaton, Susan Sarandon ve Robin Williams gibi efsanelerin yanı sıra Amanda Seyfried, Topher Grace, Katherine Heigl gibi starlar da var. Tabii böyle büyük kadrolu Amerikan komedilerinden alıştığımız üzere, star sayısı arttıkça filmin kalitesi de düşüyor. “Kimin eli kimin cebinde?” sorusuna dahi cevap vermekte güçlük çektiğiniz The Big Wedding‘de De Niro’nun Keaton ve Sarandon ile kırıştırmasından başka eğlenecek bir şey yok ne yazık ki. Tabii tam anlamıyla bir zaman kaybı olsa da 90 dakikayı anlamsız eğlenceyle hiç hissetmeden tamamlıyorsunuz. [C-]

drinking-buddies05

Daha evvel de sormuştum “Amerikan bağımsız sineması nereye gidiyor?” diye. Bu doğaçlama aşkı nereden çıktı? İki kelimeyi bir araya getiremeyen karakterlerle dolu, kıkırdamaktan başka bir şey yapmayan kadınların ve sakin görüntülerinin altında has bir manyak yatan adamların hikayeleri ne zaman bitecek? 2005’den bu yana 16 uzun metrajlı film çeken Joe Swanberg esasında yoğun çalışma temposuyla ne kadar niteliksiz işler yaptığının altını çiziyor. Emin olun kurgu masasında bile hiç bir sahnenin tekrarı olmadığı için bize bu çöpü sunmak zorunda kalıyordur. Televizyonun yükselen yıldızlarından Jake Johnson, sürekli aynı kadını oynuyormuş gibi hissettiren Anna Kendrick, The O.C. ile tanıyıp sevdiğimiz Olivia Wilde ve pek de ayılıp bayılmadığımız Ron Livingston’ın yer aldığı Drinking Buddies, adeta bir “Nasıl baştan savma film yapılır?” örneği. Ama her kör satıcının bir kör alıcısı olduğu gibi, Drinking Buddies‘in gerçekten iyi bir film olduğuna inanan, inanmak isteyen bir kesim mevcut. Ben sizi hemen uyarayım. Büyük ihtimalle To the Wonder ile beraber ikisinin senaryosu toplamda 10 sayfayı geçmiyordur. İşin “içme” boyutu haricinde ilgi çekici tek bir sahnesi yok. Ayrıca filmin merkezindeki iki ilişkiyi ifade etmekte o kadar güçlük yaşamış ki Swanberg, hikayedeki “twist”ler karakterlerin sığ bir şekilde tasvir edilmesinden dolayı bir şey ifade edemiyor. [C-]

the-lifeguard-kristen-bell

İçimize fenalık getiren bir başka Amerikan bağımsız sinema klişesi. Hayatından mutsuz, her şeyden kaçmak isteyen 30’lu yaşlarındaki kadın ailesinin yaşadığı küçük kasabaya geri döner. Burada kendisinden oldukça küçük yaşta olan, arzulamaktan kendini alıkoyamadığı bir erkekle tanışır. Daha sonra bu ikili beraber olur, tüm rezalet ortaya çıkar ve film hikayenin en saçma yerinde sona erer. The Lifeguard aklınıza gelebilecek her türlü tuzağa düşen, yaratıcılıktan nasibini alamamış ve yine, vasat mı vasat bir yapım. Veronica Mars’ın yıldızı Kristen Bell’in başrolünde olduğu kadroda Mamie Gummer da var. Gummer annesi Meryl Streep’e hem fiziksel, hem de oyunculuk olarak o kadar benziyor ki bir süre sonra Streep’in gençlik yıllarında oynadığı filmlerden birini izliyormuş gibi hissediyorsunuz. Lakin Gummer, ne yazık ki annesi kadar iyi bir kariyer planlamasına sahip değil. Halbuki gelecek vaat eden bir aktris kendisi. Neyse, asıl konumuz The Lifeguard. Kendini fazla ciddiye alan, hikayesini anlatmaktan aciz bir film kısaca. [C-]

At-Any-Price-Ailem-Icin-movie-film-5

İstanbul Film Festivali’nde seyirciyle buluşan At Any Price, Ramin Bahrani’nin eleştirel anlamda büyük başarı yakalayan Goodbye Solo’sundan sonra çektiği ilk film. Ama ne yazık ki Bahrani, bir önceki filminde yakaladığı başarının yarısına bile ulaşamamış. Bir baba oğul arasındaki sorunlu ilişkiyi farklı bir şekilde ele alan ve Amerika’daki tarımsal faaliyetlerini sürdürmekte olan kesim üzerinden oldukça basit bir eleştiri yapmaya kalkışan At Any Price, bunların üstesinden gelemediği gibi dramatik anlamda da kendi senaryosunun içerisinde boğulup, film bittiğinde seyirciye “Ben ne izledim?” sorusunu sordurtuyor. Tesadüf eseri ünlü olduğuna inandığım, ama kendini kanıtlamak için gösterdiği gayreti, film seçimlerindeki çeşitliliği takdir ettiğim Zac Efron ve Far from Heaven haricinde vasat bir kariyer sürdüren Dennis Quaid hikayenin merkezindeki baba oğulu canlandırmakta. İki aktörün arasındaki bağın inandırıcılığı sorgulanmaya açık. Gerçi At Any Price‘da dikişi doğru tutturabilen tek bir isim olmadığı için sadece Efron ile Quaid’ê yüklenmekte yanlış ya neyse. [C-]

The Story of Luke - Movie Stills 07

Otizmli Luke adında bir gencin hayata tutunabilmek için, yanında kaldığı akrabalarının başına sayısız dert açarak aşkın ve adam akıllı bir işin peşinden koştuğu, aslında sıcacık olması gereken fakat çoğu yerde çuvallayan bir film The Story of Luke. Bir kere filmin başrolünde Lou Taylor Pucci’nin abartılı oyunculuğu, ikinci yarıda ona katılan Seth Green’in garip halleriyle birleşince gerçek hayattan bir kesit değil de, zorlama bir senaryonun beyazperdeye olan yansımasını izlediğinizi düşündürtüyor. True Blood’ın severek izlediğimiz yıldızı Kristin Bauer van Straten’ın da yer aldığı kadro, daha evvel kısa belgeseller ve filmler çeken Peru’lu yönetmen Alonso Mayo’nun ellerinde ne yazık ki yükselememiş. Yine de açılış sahnesinin fazlasıyla iyi olduğu söylenebilir. İlerleyen dakikalarda iyi bir film izleyeceğiniz hissine kapılıyorsunuz. Daha sonra sahneye Lou Taylor Pucci ve otizmli bir gençten ziyade, Orphan Black’in Felix’ini andıran bir karakter ortaya çıkıyor ve işler bozuluyor. [C-]

emperor

Lost’da severek izlediğimiz ama dizi bittikten sonra bir türlü beyazperdede tutunamayan Matthew Fox ile Lincoln’deki karakterinin bir benzerini canlandıran Tommy Lee Jones var başrollerinde Emperor‘ın. Kamera arkasında ise Girl with a Pearl Earring ile güzel bir başlangıç yapan ama devamını getiremeyen Peter Webber yer almakta. İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonya’ya saldıran Amerikan ordusunu anlatan filmin çok önemli bir sorunu var, o da savaş sırasında yapılmış kabul edilemez onca saldırıyı meşrulaştırıp bir de üzerine Amerika’yı sütten çıkma ak kaşığa çevirmesi. Politik olarak kendi görüşümle örtüşmeyen, fakat buna rağmen iyi yapılması durumunda alkışlamaktan asla çekinmediğim filmler olsa da Emperor‘ın kabul edilebilir bir yanı yok. Tabii birkaç patlama görüp, savaş atmosferindeki karmaşayla hak etmeyenlere melek kanatlarının takılması sizi rahatsız etmiyorsa önden buyurabilirsiniz. [D]

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi yüksek lisansı için Imperial College'a başladı. Şimdi de University College London'da doktora yapıyor. Varı yoğu ödül sezonu. Evham ve düzen göbek adı. Çok konuşur, çok çalışır. Azıcık dili sivri. Mizah tutkunu. Gastronomik sevdaları için dağları delecek kadar gözü kara.

Benzer yazılar

0 Yorum

  1. Geri İzleme: Birkaç Kötü Film #5 | Oscar Boy

  2. Geri İzleme: Birkaç Kötü Film #6 | Oscar Boy

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir