Prince Avalanche

Prince Avalanche

prince_avalanche_ver2Knocked Up, The 40 Year Old Virgin ve Anchorman: The Legend of Ron Burgundy’yi izlemeden Paul Rudd’u hangi ara bu kadar sever oldum bilmiyorum, ama yer aldığı her filmi yakalamak için çaba sarf eder bir hale geldim. Yakın zamanda sıfırdan başlayarak yaptığım 10 sezonluk Friends maratonu da Rudd’a olan saygımı biraz daha arttırdı diyebilirim. Çok mükemmel bir aktör olmasa da yer aldığı komedi filmlerinde rolünün hakkını veren, abartıya kaçmadan tüm garipliğiyle kahkahaları toplayan başarılı bir isim kendisi. Eminim yakın bir zamanda direksiyonu dramalara doğru çevirdiğine de şahit olacağız. Buna şüphem yok. Parks and Recreation ve Burning Love gibi dizilerdeki ufak rolleriyle sonsuza kadar devam edebileceğini düşünmüyorum çünkü. Neyse ki birazdan bahsedeceğimiz Prince Avalanche, Rudd’un kendi çizgisinin çok dışında yer alan bir projede gelecekte yapabilecekleriyle ilgili umutlanmamızı sağlıyor.

İstanbul Film Festivali’nde Prince Avalanche’e gitmek yerine başka filmlere bilet almayı tercih etmiştim. O yüzden David Gordon Green’in yeni filmiyle bu kadar geç buluştum. Aslında Prince Avalanche’a bilet almamamın bir başka sebebi de bundan evvel yönettiği Pineapple Express ve Your Highness. Her iki film de izlediğim senenin listelerinde benim için en kötüler arasında girmeyi başardığı için bu filmle ilgili büyük bir beklenti içerisine girmemem gerektiğini düşünüyordum. Ama yanılmışım. Bugüne kadar vasat bağımsızlar ve içler acısı komedilerle başımızı ağrıtan David Gordon Green, kariyerinin en başarılı filmine imza atmış. Prince Avalanche tam anlamıyla kusursuz bir yapım olmasa da seyircisini yakalayabilmeyi başaran, hikayesinin içine sürükleyen sıcacık bir yapım olmuş.

Kısa bir hikayenin beyazperde uyarlaması olan Prince Avalanche’i yönettiği gibi aynı zamanda senaryoyu da yazmış David Gordon Green. 1988 yazında yaşadıkları şehirden çok uzakta, oldukça sessiz bir bölgedeki karayollarında çalışmakta olan iki kamu görevlisini anlatıyor film. İş haricinde sahip oldukları tek bağ Alvin’in Lance’in kızkardeşiyle yaşadığı ilişki. Hayata karşı hep yenilmiş, kadınlardan yana bir türlü yüzü gülememiş iki ana karakterimizin kısa ama öz duygusal yolculuğunda onlara eşlik ederken kadın-erkek ilişkilerine farklı bir gözle bakma fırsatı yakalıyor, her şeyden izole olmuş iki insanı doğanın tam ortasında yanlarında sadece hisleri varken inceliyoruz. “Farklı bir göz” dememin tek sebebi Prince Avalanche’in olayı fazla dramatize etmeden, kadınlar tarafından haksızlığa uğramış erkekler üzerinden bir inceleme yapması. Beyazperdede erkek tarafından aldatılmış ya da terk edilmiş kadınlara o kadar doyduk ki bu bolluk arasında David Gordon Green’in hikayesi bulunmaz bir örneğe dönüşüyor. Özellikle Alvin karakterinin dokunaklı halleri, sırf erkek olmanın bir getirisi (ya da götürüsü) olarak iç dünyasında kopan fırtınaları kelimelere dökememekteki başarısızlığı izlenmeyi hak ediyor. Tüm bunları oldukça absürd, kimi zaman komik olabilen bir olay örgüsü üzerinden anlatması da cabası.

Paul Rudd bana kalırsa şahane. Bu yıl gerçekten beğendiğim sayılı erkek oyuncu performanslarından birine sahip. Geçen yılın Take This Waltz’u gibi sezon sonunda unutulacak olsa da ben Prince Avalanche’e gerektiği önemi vermeye çalışacağım. Emile Hirsch’i ise ne yazık ki rolü için pek yeterli bulamadım. Jack Black’e olan fiziksel benzerliği yüzünden sürekli başkalarını taklit ediyormuş izlenimi yaratıyor bende. Filmle ilgili beğenmediğim sayılı şeylerden biri kendisi. Lakin Rudd’un varlığı sebebiyle Hirsch’e dönüp bakmak da pek aklıma gelmedi doğrusu. Komedideki eşsiz başarısını bir kenara koyarsak, Prince Avalanche’deki Alvin tablosunun Rudd’un kariyerinin zirvesi olduğunu söyleyebilir miyiz?

Elimi korkak alıştırmayıp düşündüğümden bir tık yukarıda bir not veriyorum David Gordon Green’in filmine. Hem bakarsınız, izlemeyenler için bir sebep olur. Her yıl kendini aşan Amerikan bağımsız sinemasının son harikalarından. “Yolların Prensi” adıyla vizyona uğrayacağı söyleniyor, ama hala net bir tarih yok ortada. Kaçırmayın.

[B+]

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

0 Yorum

  1. Seda Artar (@sedart)

    Paul Rudd’ın çok uzun süredir ona yakışır bir çıkış yapmasını bekliyorum ama sanırım esas oğlan olmak için yeterince “mucho macho” değil, ciddiye alınacak bir komedyen olamayacak kadar da bebek yüzlü. Dediğin gibi bu film biraz da hassas zamanlamasının ve de az şey yapmaya cesaret edebilen içgüdülerinin tadını çıkaralım diye çekilmiş sanki… Ben eski bir hayranı olarak pek sevdim.
    Kendisini ve filmografisini keşfe çıkmışsan Jennifer Aniston’lı “the Object of My Affection”a da bakmalısın bence. Eli yüzü düzgün bir romantik komedi kendisi, sevimli bir New York hikayesi.

    Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir