The Bling Ring

The Bling Ring

bling_ringKamera Arkası yazı serisinde ilk ağırladığım yönetmenlerden biriydi Sofia Coppola. Bugüne kadar sadece 4 uzun metrajlı film yapmış olmasına rağmen özellikle Lost in Translation sayesinde benim için en özel yönetmenler arasına girmeyi başardı. Naif kamerası, az kelimeyle çok şey ifade edebilen kalemi ve beyazperdenin dışındaki entellektüel kimliği öyle güzel bir tablo oluşturuyor ki, rahatça kendi jenerasyonunun en iyi yönetmenlerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. Elbette Coppola soyadının açtığı kapılar vardır, fakat kadın bir yönetmenin tutunmakta zorlandığı bu acımasız sektörde iz bırakabilmiş başarılı bir isim kendisi. The Virgin Suicides sonrası Lost in Translation ile Akademi’nin gözüne girmeyi başaran ve senaryo dalında Oscar heykelciğini evine göteren küçük Coppola, seyirciyi ikiye bölen Marie Antoinette ve adı yeteri kadar duyurulamamış Somewhere ile devam etti kariyerine. Hepsinin de kalbur üstü filmler olduğuna şüphe yok. The Bling Ring’i de çekimlerine başlandığı ilk günden beri merakla bekliyorduk doğrusu. Cannes’da pek de iyi eleştiriler alamayan son filmini vizyondan bir hafta evvel yakalama imkanı bulduk. Ben de fırsattan istifade edip, pek sevdiğim yönetmenin son filmiyle ilgili fikirlerimi taze taze sizlerle paylaşayım istedim.

The Bling Ring için kabaca söylenebilecek ilk cümle “Spring Breakers’ın iyi yapılmışı.” sanırım. Aynı noktalara parmak basan, ama bunu yaparken ucuz numaralara kaçmayıp olabildiğince sadece bir hikaye örgüsüyle aynı etkiyi, hatta daha fazlasını yaratabilen bir yapım. 2008 ve 2009 yılları içerisinde Paris Hilton, Lindsay Lohan, Orlando Bloom, Megan Fox ve daha pek çok ünlünün evine girip hırsızlık yapan bir grup genci anlatıyor. Tamamen yaşanmış olan bu olaylardaki karakterlere medyadaki röpörtajları üzerinden harekete geçerek senaryoyu yazan Sofia Coppola, sadeliği birinci kural edinerek altını çizmek istediği tüm sorunları seyircisinin gözüne sokmadan anlatmayı tercih etmiş yine. İnternet çağıyla birlikte amaçları değişmeye başlayan, küçük şeylerle memnun olmaya alışık olmayan, hırslı ama bir o kadar da boş bir gençliğin portresi The Bling Ring.

Filmle ilgili gerçekten sevdiğim ve anmak istediğim birkaç şey var. Bunlardan birincisi ünlülerin evlerini soymadan önce de o beş kişilik küçük grup içerisindeki farklılıkları tüm hatlarıyla gösterilebilmiş olması. Marc isimli karakter o renkli dünyanın kapılarını iki kez aralıyor. Önce hiç tanımadığı insanlarla dolu bir okulun en güzel kızlarının arasına sızıyor. Daha gözünü alan ışıltıya yeni alışmışken, bir basamak daha çıkıp hiç ulaşamayacağı evlerin, hayatların içerisine giriyor. Coppola’nın senaryosundaki en iyi yazılmış karakterin de Marc olduğuna şüphe yok. Hikaye onun ve elebaşı Rebecca’nın etrafında dönmekte. Fakat canlandıran aktrisle alakalı bir problem olduğunu düşündüğümden, Rebecca’yı bir türlü kafamda olması gereken yere oturtmayı başaramadım.

Coppola’nın yönettiği her sahneye özensizce çekilmiş gibi duran ama etkileyicilikte son raddeye gelmiş bir tablo muamelesi yaptığım için aklımda kalan pek çok sahne var. Favorim, Marc’ın bu ciddi değişim arasında kendini keşfetmeye başladığı anlarda, bilgisayarına kayıt ettiği dans sahnesi. Siyah beyaz bir filtreyle, elinde sigarası ve kim olduğunu yeni yeni fark ettiği her halinden okunan dans hareketleri büyük ihtimalle The Bling Ring’in en iyi anlarından biri. Öyle ki Sofia Coppola her zaman yaptığı gibi kurgu masasında atılabilecek bir çekimle koca filmi özetlemeyi başarmış. Açılıştaki Sleigh Bells’in “Crown on the Ground”ı, aralara yerleştirilen M.I.A. ve Kanye West şarkılarının da filme büyük bir katkısı olduğunu eklemeden geçemeyeceğim. Coppola bu asi ama kolay hazmedilebilir grubu anlatırken yapılanları meşrulaştırıp, seyircinin gözünü boyamakla uğraşmadığı için takdiri hak ediyor.

Gelelim “ama”lara… The Bling Ring film standarlarında ortalamanın çok üzerinde, fakat Coppola’nın kariyerine dönüp bakıldığında pek de iyi durumda olmayan bir filmi. Hatta bugüne kadar kendisinin elinden çıkmış en vasat iş olduğunu da söyleyebilirim. Çoğu sahnede bir tamamlanmamışlık, sanki tüm çekim bittikten sonra hepsini makaslama gereği duymuş bir yönetmenin izleri var. Amerikan gençliğiyle ilgili endişelerini dile getirmekte Bling Ring soygunlarını seçmiş olması kesinlikle takdir edilesi. Fakat sesini yeteri kadar duyurabildiğinden emin değilim. Bu tür mesajlar vermeye çalışan filmlerin de en büyük sıkıntısı bu. Kimi zaman söylemek istediklerini çok gözümüze soktukları için kızıyoruz. Kimi zaman ise senaryonun sesini fazla kısıp, duyurmak istediklerini fısıldadıkları için. Sofia Coppola genel olarak minimalist seçimler yapmaya yatkın bir yönetmen olsa da bugüne kadar Lost in Translation, The Virgin Suicides ve diğer filmlerinde kendini en doğru şekilde ifade edebilmişti. The Bling Ring ise diğer filmlerindeki o etkileme faktörüyle hiç buluşmamış. Çıkış noktası, yönetim, oyuncu kadrosu, mekan seçimleri… Her şey dört dörtlük olsa da elini ateşe sokmaya pek yanaşmıyor.

Genel olarak güzel tepkiler alan Katie Chang’i hiç beğenmedim. Canlandırdığı karakterin tüm bu olayların asıl sebebi, arkadaşlarını heveslendiren kişi olduğunu düşününce Chang’in performansı yetersiz ve biraz da samimiyetsiz kalıyor. Ama onun aksine, filmdeki tek önemli erkek karakteri canlandıran Israel Broussard ise harikalar yaratıyor. Adını ileride sıkça duyacağımıza inandığımız, doğal bir aktör adayı Broussard. Umuyorum bu çalışmasının devamı gelir. Harry Potter serisinin oyuncularından Emma Watson ise yine turnayı gözünden vurmuş. Daniel Radcliffe, tiyatro ve beyazperdede birbirinden zorlama işlerle kendini kanıtlamak için debelenirken Watson, The Perks of Being a Wallflower’dan sonra bir kez daha sadece Hermione olmadığını gösterdi. Filmin en iyilerinden biri kendisi. Gelecekteki Oscar adaylığına her filmiyle bir adım daha yaklaştığını hissedebiliyorum. Ablası Vera Farmiga’nın ilk yönetmenlik denemesi Higher Ground’da karşımıza çıkan Taissa Farmiga ise en az Chang kadar vasat. Kısaca izlediğimiz Claire Julien ve oldukça başarılı bir iş çıkaran Leslie Mann filmden adı anılabilecek diğer oyuncular. Coppola’nın Gavin Rossdale’e neden rol verdiği hakkında ise en ufak bir fikrim yok. Büyük ihtimalle özel hayatlarında yakın oldukları için böyle bir seçim yapılmış. The Godfather: Part III’deki Sofia Coppola gibi Gavin Rossdale da The Bling Ring’in yaması olmuş.

Büyük ihtimalle etkileyici kıyafetler, dudak uçuklatan evler ve arabalar en az Bling Ring ekibinin olduğu kadar seyircinin de aklını başından alacak. Ama Sofia Coppola’nın filmleriyle tanışmış bir izleyicinin beklentilerini karşılamaktan biraz uzak. Israel Broussard’la tanışmak için geç kalmak istemezsiniz diye düşünerek, The Bling Ring’i önermeden de geçmek istemiyorum.

[B]

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir