Vizyondan arta kalanlar…

Vizyondan arta kalanlar…

Kötü filmleri arka arkaya sıraladığım birkaç yazıdan sonra, bu yıl gösterime girmiş ve benim izlemekte geç kaldığım filmleri de şöyle bir toparlayıp aradan çıkartmak istedim. Yine notları çok yüksek olmayan yapımları bir araya getirmeye gayret ettim. Elimdeki izlenmiş filmlerle ilgili fikirlerimi sizlerle paylaşıp biriktirdiklerimi tüketmeye çalışıyorum kısacası, başka bir şey değil. 4 vizyona girmiş, bir tane de İstanbul Film Festivali’nden kalma yapımla 2013 filmlerini konuşmaya devam…

pain-gain-dwayne-johnson-mark-wahlberg

Bad Boys, Armageddon ve Pearl Harbor gibi kendince başarılı sayılan, hafızalarımızda yer edinmiş bir kaç filme imza atan Michael Bay son yıllarda Transformers serisiyle epey canımızı sıkmıştı. Temmuz ayı içerisinde gösterime giren Pain & Gain ilginç bir şekilde, en azından benim için, Michael Bay’in bugüne kadar izlediğim en eli yüzü düzgün filmi oldu. Vücut geliştirmeye kafayı takmış üç adamın berbat ettiği bir kaçırma hikayesini anlatıyor Pain & Gain. Afişinden fragmanına, oyuncu kadrosundan vizyon tarihine kadar pek çok büyük kaybı var aslında filmin. Eleştirmenlerden aldığı notlar içler acısı. Ama ne yalan söyleyeyim, ben eğlenebilmeyi başardım bu filmi izlerken. En son Graham Norton’ın filminde sarhoş bir şekilde Michael Fassbender’la dalga geçerken izlediğim Mark Wahlberg, kariyeri birbirinin aynı olan sayısız yapımla dolu Dwayne Johnson ve The Hurt Locker’dan beri ciddi bir şekilde takip ettiğim Anthony Mackie filmin en önemli rollerinde karşımıza çıkıyor. Bugüne kadar izlediğimiz çoğu şeyden farksız olmasına rağmen anlatım biçimi sebebiyle benzerlerinden ayrılan Pain & Gain, vizyon açısından pek de iyi geçmeyen yaz aylarının en iyisi belki de. The Chronicles of Narnia serisi ve Captain America’yı yazan senaristler, gerçek hikayelere dayalı hikayeyi beyazperdeye uyarlarken ara ara çuvaldızı Amerika’ya batırıp komedi sosunu da eksik etmemiş. Çok bir şey beklenmeden izlendiği takdirde, pek çok ticari kaygılı yaz filminin üstüne çıkabiliyor film. Ed Harris, Tony Shalhoub, Ken Jeong ve Rebel Wilson gibi tanıdık yüzlerin varlığı da seyrini epey keyifli hala getiriyor. Verdiğim not, eminim başımı ağrıtacak ama absürdlükte zirveye çıktığı anlarda bile rahatsız etmemesi, tembellikte bir numara olan Michael Bay’in filmini beğenmeme engel olamadı. [C+]

reluctant-fundamentalist-img01

İkinci filmimizin Türkiye’deki vizyon tarihi ise Mayıs. Amelia’dan sonra tek bir filmini dahi izlememeye ant içtiğim Mira Nair’e ait. Mohsin Hamid isimli beyefendinin aynı adlı pek sevilen romanından uyarlanmış The Reluctant Fundamentalist. Bu tür Orta Doğu izleri taşıyan filmlerde olmazsa olmaza dönüşen Haluk Bilginer’in de kısacık bir rolü var hatta. Fakat, ne yazık ki filmle ilgili söylebileceğim pek iyi bir şey yok. Nair’in bir yönetmen olarak özgün bir vizyonu olduğuna zaten inanmıyorum. The Reluctant Fundamentalist‘i izlediğinizde de bol karakterli, yorucu senaryosu haricinde sayısız filmden izler, hatta birebir kopyalar görüyorsunuz. Geçtiğimiz yıl Ill Manors’da oldukça iyi bir performans sergileyen Riz Ahmed var başrolde. Yine elinden gelenin en iyisini yapmış. Tabii hikayenin özü vasat olunca, ona da kendini ispatlayabileceği bir ortam oluşmamız. Riz Ahmed’in haricinde Hollywood semalarından Kate Hudson, Liev Schreiber ve Kiefer Sutherland yer almakta The Reluctant Fundamentalist‘in kadrosunda. Üçünün de birbirinden vasat oyuncular olduğunu düşünürsek, zaten filmden bekleyebilecekleriniz iyice kısıtlanıyor. Yine de Nair, son dakikaya kadar heyecanı korumak için çılgınca bir efor sarf etmiş. Fakat Mohsin Hamid’in orijinal hikayesindeki boşluklardan olsa gerek, tüm bu efor boşa gitmiş. 2013’ün gereğinden fazla çabalayan filmlerinden biri var karşınızda. İzlemeyenlerin ahlanıp vahlanmasına gerek yok. Pek bir şey kaçırmadığınızı garanti edebilirim. [C]

NOW YOU SEE ME

İzleyici tarafından göklere çıkartılan 21’ı hatırlayanlarınız mutlaka vardır. İşte Now You See Me o filmin matematiğiyle çalışan, yine izleyici tarafından beğenilip eleştirmenlerce yerden yere vurulan yapımlardan biri. Ben de eleştirmenlerin tarafında olduğumu belirteyim. Seyircisine akıl oyunları oynamaya çalışan Now You See Me, karakterlerini tanıtmaktan aciz, her şeyi aceleye getiren ve içine düştüğü karmaşadan kurtulmak yerine seyircinin kafasını çalıştırmak için ekstradan çalışan sıkıcı bir yapım. Uzun zamandır hiç bu kadar iyi başlayıp, sonuna kadar sarpa saran böylesine bir Hollywood faciası izlememiştim. Kadro birbirinden ünlü isimlerle dolu. Neredeyse her filminde aynı adamı canlandıran, yetenekleri sorgulanmaya tamamen açık Jesse Eisenberg kalabalık ekibin ilk göze çarpan ismi. James Franco’nun yavaş yavaş ünlenmeye başlayan erkek kardeşi Dave Franco, ara ara iyi seçimler yapsa da neden böyle filmlerde rol aldığını anlayamadığım Woody Harrrelson, Hollywood’un bir yıldız yapmaya çabaladığı ama kumaşında o parıltı olmayan Isla Fisher, naiflikten üstümüzü başımızı parçalamamıza sebep olan Melanie Laurent, sınıf atlayıp sadece büyük yönetmenlerle çalışmasını istediğim Mark Ruffalo ve tabii iki önemli duayen… Morgan Freeman ve Michael Caine. İnanılır gibi değil, ama bu kalabalık kadrodan vasatlığın sınırlarını zorlayan, iyi bir fikre sahip fakat uygulamada (özellikle senaryosunda) büyük sıkıntılar çeken sıradan bir şey çıkmış. İyi ki vizyonda yakalamak için çabalamamışım. [C]

world-war-z04

Monster’s Ball, Finding Neverland, Stranger Than Fiction ve The Kite Runner gibi belli bir kalitenin üzerinde filmlere imza atan Marc Forster, ne yazık ki sektörde hala çok ciddiye alınan bir yönetmen değil. Filmlerinin kendi kendini yönettiği söyleyenler Quantum of Solace ve Machine Gun Preacher sonrası tezlerini destekeleyecek daha çok argüman yakalayabildikleri için Forster’ı eleştiri yağmuruna tutmaya devam ediyorlar. World War Z de, Forster’ın kendine has bir imza atmayı başarmadığı o filmlerden bir diğeri. Fakat Max Brooks’ın hikayesi (filmin uyarlandığı roman) zengin bir materyal olduğu için ortaya o “yaza uygun, ama seyri keyifli” filmlerden biri çıkmış. 2012 içerisinde gösterime girmesi planlanan, ama sonrasında stüdyo tarafından bir anda 2013’e sarkıtılan World War Z, bir virüs sonrası insanların zombiye dönüştüğü kıyamet varyasyonlarından bir diğeri. Bolca Amerikan askerinin varlığı ve Hollywood kahramancılığı oynaması asap bozsa da en büyük gücün kim olduğunu göstermek için çabalayan, boş politakalarla seyircisini bunaltan hikayelerden biri değil neyse ki. Brad Pitt’i Ocean’s serisinden beri ciddiyetsiz bir filmde izlememiştik hiç. Ailesi için çabalayan, sonunda akla gelebilecek en sıradan finalle buluşan karakteri kulağa cazip gelmese de kariyerinde güzel bir ara olmuş. Oblivion, Trance ve Star Trek Into Darkness gibi yaz yapımlarından bir tık ileride olduğu kesin. [C+]

Byzantium-Gemma-Arterton-Saoirse-Ronan

İstanbul Film Festivali’nde biletim olmasına rağmen hastalanıp kaçırdığım Byzantium, aldığı berbat eleştirileri sonuna kadar hak eden, vampir mitolojisinin bugüne kadar gördüğü en büyük eziyetlerden biri. Ondine, The End of the Affair ve The Crying Game ile belli bir kalibrenin adamı olduğunu kanıtlayan Neil Jordan’ın ağır tempolu anlatım biçminden bugüne kadar hiç rahatsız olmamıştım. Ama Byzantium o ağır tempo içerisine yenilikçi tek bir fikir dahi sığdıramamış. Twilight ve popüler kültürdeki diğer türevleri yerine, Låt den rätte komma in’in çizgisinden ilerleyen filmin en büyük sıkıntısı filmin tüm ağırlığını yüklenmeye çalışan (yüklenemeyen) Saoirse Ronan. Bu kızın artık Mia Wasikowska ile karşılaştırılmaması gerektiğini ve yeteneğini çoktan tükettiğini umarım sadece ben görmüyorumdur. Kusursuz fiziği berbat rol seçimlerini unutturmaya yetmeyen Gemma Arterton da başından sonuna kadar can sıkıcı bir fikir gibi duran Byzantium‘u kurtarmaya yetmemiş. Neil Jordan’ın kariyerindeki unutulmaz başarılarına göz attığınızda zaten filmi herhangi bir yere yerleştirmek pek mümkün olmuyor. Ama bir önceki, çok da sevilmeyen yapımı Ondine’ın kalitesine bile ulaşmayı başaramamış Byzantium. Peki sorun sadece Saoirse Ronan’da mı? Hayır. Neil Jordan’ın paslanmaya başlayan yönetmenlik kabiliyetlerinin de sorgulanma zamanı gelmiş bana kalırsa. [C-]

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi yüksek lisansı için Imperial College'a başladı. Şimdi de University College London'da doktora yapıyor. Varı yoğu ödül sezonu. Evham ve düzen göbek adı. Çok konuşur, çok çalışır. Azıcık dili sivri. Mizah tutkunu. Gastronomik sevdaları için dağları delecek kadar gözü kara.

Benzer yazılar

0 Yorum

  1. aserat54

    Bu arada, ben de filmlerle ilgili yorumlar yapmayı düşünüyorum. Dolohov adlı okuyucu dedi diye, değil bu. Neyse… Pain & Gain’i izlerken ben de çok zevk aldım. Bazen absürdlüğe kaçıyor ama olsun. Yine de tempo hiç düşmüyor. Diğer filmleri ise pek beğenemedim açıkçası…

    Yanıt
  2. Geri İzleme: Vizyondan arta kalanlar: Part II | Oscar Boy

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir