Arthur Newman

Arthur Newman

arthur_newmanHer sene, ülkemizde bir türlü gösterime girmeyen, hatta festivallere dahi uğramayan birkaç bağımsız oluyor. Eğer film bir şekilde beğenilir ve internette fenomene dönüşürse, dağıtımcıların aklına gelmesi durumunda, vizyonda konuk etmiyorlar değil. Ama tabii bu vizyon tarihi bazen 10 ayı, bazen bir buçuk seneyi buluyor. Sonra da tabii insanın “Neden indirerek film izliyorsunuz?” diyen dağıtımcıları ve sözde sanat severleri parçalara ayırası geliyor. Neyse efendim. Bu tartışmanın ne yeri, ne de zamanı. Bir gün, geçtiğimiz yıl The Perks of Being a Wallflower ile Les Miserables’ı gösterime sokmak için aylarca bekleyenlerin kulaklarını çınlatırız hep beraber. Bugünün konuğu, ne yazık ki adını saydığım filmler kadar başarılı olamayan ama abartıldığı kadar da kötü olmadığına inandığım Arthur Newman. 2012 yılında gerçekleşen Toronto Film Festivali’nde gösterilmiş. Fakat dağıtımcı bulamadığı için bir türlü vizyona girememiş ABD’de bile. Halbuki Emily Blunt’ın performansının özellikle bağımsız filmleri değerlendirenler için kaçırılmaması lazımdı. Ama tabii film eleştirmenlerin elinden sağ çıkamayınca Arthur Newman’ın oldukça düşük olan ödül ihtimalleri de yok olup gitti.

Arthur Newman, Dante Ariola’nın ilk uzun metrajlı filmi. The Prince of Tides ve Seven Years in Tibet gibi yine eleştirmenler tarafından yuhalanan, ama benden geçer not alan filmlerin senaristi Becky Johnston yazmış Ariola’nın ilk yönetmenlik denemesini. Hayatları problemli, hatta kabaca karakterleri kusurlu iki farklı insanın yollarının kesişmesiyle başlıyor film. Mike ve Arthur kendi dünyalarındaki problemlerden kaçmak için uğraşıp başkalarının isimlerini kullanarak yeni sayfalar açmaya çabalarken, unutmaya çalıştıklarını hatırlatıp birbirine yol gösteren bir çifte dönüşüyor. Garip bir yol hikayesi de denilebilir filme. Nitekim Mike ve Arthur tüm sorumluluklarından koşarak kaçarken tanımadıkları insanların evlerine girip onların hayatlarına bir gece olsa da misafir oluyorlar. Başkalarının kıyafetlerini giyip, başkalarının yataklarında sevişirken arkalarında bıraktıkları enkazdan olabildiğince uzaklaşıyorlar.

Johnston’ın kusurlu karakterlerini yaratırken sıkıntı çekmediğine şüphe yok. Benim ve filme demediğini bırakmayanların en büyük sorunu hem Arthur hem de Mike’ın unutmaya çabaladıklarının fazlasıyla sığ oluşu. Sanki senarist, sonuçları anlatırken sebepleri ifade etmeyi atlamış gibi hissettim. Arthur’u (ya da Wallace) işe yaramayan evlilikleri, fonksiyonsuz ebeveynliği ve genç bir kadınla ilişki kurması sebebiyle orta yaş krizi üzerinden mi değerlendirmek gerekiyor onu bile bilmiyorum. Çünkü film her şeyi çok dağınık bırakmış. Ana karakterimizin kaçtığı hayatında profesyonel bir golfçü olduğunu bile ağzında geveleyerek söylüyor senaryo. Kaçtığı tek şey evindeki mutsuzluğundan ibaret mi diye düşünüyorsunuz bu noktada. Ama bunu bile güzel ifade edemiyor Johnston. Herkese cazip gelebilecek “sıfırdan başlama” şansını öyle bir gözünüze sokuyor ki tembelce yazılmış pek çok diyalog daha da rahatsız edici olmaya başlıyor.

Emily Blunt, Your Sister’s Sister isimli filminden sonra bir kez daha unutulmaz bir performans ortaya koymuş. Bu kadar öne çıkmasını biraz da filme adını veren karakterden daha iyi yazılmasına borçlu. Rol arkadaşı Colin Firth’ün de zaten her role oturduğunu artık hepimiz iyi biliyoruz. Sadece The King’s Speech, Shakespare in Love, A Single Man ve Mamma Mia’ya bakarak Firth’ün rol yelpazesinin ne kadar geniş olduğunu görmeniz mümkün. Televizyonu bırakıp beyazperdeye geçtiğinde hep yanlış yerlerde gezen Anne Heche kadroda göze çarpan bir diğer isim. Hung’daki karakterinin bir benzerini canlandırmış. Tabii daha gürültüsüz ve daha mutsuz. Heche ile Firth’ün oğlunu oynayan Lucas Hedges arasındaki ilişkinin de filmin en anlamsız şeyi olduğunu ekleyeyim. Bir noktada cinsel tansiyonu yükseltecekler ve zaten çok da nitelikli olmayan filmi iyice berbat edecekler diye korkmadım değil.

Fırsatlarını kaçıran filmlerden bir diğeri Arthur Newman. Kesinlikle aldığı inanılmaz derecede düşük puanları hak etmediğine inansam da Blunt’ın keskin performansı haricinde aklımda kalan pek bir şey yok. Geçtiğimiz yıl Toronto’daki gösterimi öncesi daha hevesli olduğum bir yapımdı. Neyse ki beni hayal kırıklıklarına sevk eden merağım sona erdi.

[C+]

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.