The Company You Keep

The Company You Keep

company_you_keep_ver3Ekim ayı içerisinde izleyeceğimiz All Is Lost ile The Sting’den beri ilk kez oyunculuk dallarından birinde Oscar savaşı vermeye hazırlanan Robert Redford, son yıllarda kendini aktörlükten çok yönetmenliğe adadı. Kaldı ki bugüne kadar aldığı tek Oscar da Redford’a yönetmenliğini yaptığı Ordinary People ile geldi zaten. Bugüne kadar yönetmenliğini yaptığı 9 filmden 5’i Akademi tarafından bir şekilde aday edilidiği için Redford’un filmleri gösterime girmeden evvel her daim heyecan yaratıyor. 2012 tarihli, fakat gösterimi 2013’ü bulan The Company You Keep de geniş çaplı kadrosu sebebiyle bir zamanlar Oscar dosyalarına konuk olmuştu. Ama 2012 yılı içerisinde hem Venedik, hem de Toronto’da seyirci karşısına çıkmasına rağmen bu zamana kadar sarkmasından zaten çok iyi bir şeyle karşılaşmayacağımız belliydi. Nitekim yazın sonuna doğru ülkemizde de vizyona uğrayan The Company You Keep, pek de iyi eleştiriler alamadı.

The Conspirator ve Lions for Lambs ile birlikte çok insanla çok hikaye anlatma çabasına giren Redford’un olağanüstü niteliklere sahip bir yönetmen olduğunu düşünmedim hiç bir zaman. Ordinary People’ı ne kadar beğenmiş olsam da başarısının daha çok çalıştığı oyuncularda olduğuna inanıyorum kendisinin. Tıpkı Affleck gibi. Evet, ikisinin de yönetmen olarak yaptığı filmler kesinlikle başından sonuna kadar sıkıntısız bir şekilde işliyor. Fakat mevzu yönetmenin vizyonuna geldiğinde çok da orijinal fikirlerle karşılaşmıyorsunuz. Kaldı ki bence hem Affleck, hem de Redford hala ilk yaptıkları filmlerin (Gpne Baby Gone ve Ordinary People) üstüne daha iyisini yaratamadılar. The Company You Keep, dediğim gibi çok karakterle çok hikaye anlatmaya çalıştığı için izini kaybediyor. Önce ağır bir drama izleyeceğinizi düşünüyorsunuz. Kendinizi vicdan azabıyla mücadele etmeye bırakırken bir anda aksiyona dönüşme kararı alıyor film. Sonrasında da her iki türü tek bir potada buluşturup, seyirciye “77 yaşındaki bir adamın asırlar öncesindeki sevdası için tüm hayatını riske attığına inanmalı mıyım?” sorusunu sordurtuyor.

Weather Underground başlığı altında çevreci eylemlerde bulunan bir grup aktivist, uzun yıllar boyunca adaletten kaçıp başka kimliklerle hayatını devam ettirmiş. Film, masum insanların ölümüne sebep olan bu eylemcilerden birinin yıllar sonra yakalanmasıyla start alıyor. Ardından teker teker tüm ekiple tanışıyoruz. Hepsi ülkenin başka yerlerine, başka hayatlara savrulmuş ama hala ilk gün olduğu kadar inançlı, savaşçı ruhlar. Neil Gordon’ın çok satan romanından uyarlanan The Company You Keep’in mantık kurallarını ihlal eden hikayeleriyle ilgili dalga geçilecek şey bulmak çok kolay. Fakat kısaca, Redford’ın kompleks olma çabasındaki senaryoyu en tahmin edilebilir haliyle beyazperdeye taşıdığını söyleyebilirim. Yine özgünlükten oldukça uzak, yavan bir anlatım. Hele ki Julie Andrews’ın dahil olduğu kısımlar… Bu sene izlediğim en vahim sahnelerdi sanırım. Andrews ile Redford arasındaki, film okulundan dün mezun olmuş bir öğrenci tarafından yazılmışçasına basit diyaloglar bende derin yaralar açmış olabilir.

Redford, Weather Underground aktivistlerinden en meşhurunu canlandırıyor. Üstelik evlenip, doğduğu toprakları terk etmeden avukatlık yapan bir adam. Kısacası ip üstünde yürüyen bir cambaz! Uzun yıllardır muhteşem bir performansını izleyemediğimiz için kendisinin, The Company You Keep’i de gördükten sonra All Is Lost’da bu kadar abartılan neyi var merak etmeye başladım. Spielberg’ün keşfi Shia LaBeouf, burnunu her şeye sokmaya meraklı idealist ama bir o kadar da maceracı bir gazeticiyi canlandırıyor. Eminim Redford, senaryoyu okuyunca bu gazeteciyi canlandırmak istemiştir! Aktivist ekibin veteranları Julie Christie, Susan Sarandon ve Nick Nolte tarafından canlandırılmakta. Bir tek Sarandon’ın sorgu sahnesinden zevk aldığım için onun adının altını çizmeden geçemeyeceğim.  Kısa kısa rollerle eşlik eden ünlülerin sayısı oldukça fazla. Chris Cooper, Terrence Howard, Stanley Tucci, Richard Jenkins, Anna Kendrick, Brendan Gleeson, Sam Elliott… Redford tüm arkadaşlarını bir araya toplamış. Bir de ilerleyen yıllarda daha da ünleneceğine inandığım Brit Marling var. Eğer küt diye biten filmler yazmaktan vazgeçip gelen teklifleri değerlendirirse bir gün Oscar’a uzanan kırmızı halıda bile yürüdüğüne şahit olabiliriz.

Bir aya kalmadan unutulacak o sözde heyecanlı filmlerden bir diğeri The Company You Keep. Daha önce görmediğiniz bir şey yok filmde. Eğer sorunsuz film çekmek bir beceriyse, evet The Company You Keep yılın en iyilerinden biri o zaman. Ama ben hayatımın 120 dakikasını ayırdığım bir şeyden daha fazlasını bekliyorum.

[C]

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir