Yabancı Filmler ’13: Avusturya, Fransa & Portekiz

Yabancı Filmler ’13: Avusturya, Fransa & Portekiz

Daha önceki yıllarda Oscar’a başvuran yabancı filmleri güncel olarak sizlerle paylaşmak yerine Ekim ayındaki resmi listeyi bekliyordum. Ama bu yıl olabildiğince fazla aday adayı izlemek istediğim için listeyi sürekli olarak takip ediyorum. “Oscars 2014: Yabancı Filmler” başlığı altında da sizlere güncel olarak başvuran ülkeleri ve filmleri ulaştırmaya çalışıyorum. Dediğim gibi resmi liste Ekim ayında açıklanacak. Aralarından bir ya da birkaçının kurallar gereği yarış dışı kalması söz konusu olabilir. Fakat ben erkenden işe koyulayım istedim. Filmekimi’nde zaten Belçika (The Broken Circle Breakdown), Gürcistan (In Bloom), Meksika (Heli), Şili (Gloria) ve Singapur’un (Ilo Ilo) adaylarını da izlemiş olacağız. Ama Birleşik Krallık’ın gönderdiği Metro Manila’ya biletim yok, haberiniz olsun. Artık çok iyi çıkmamasını umuyorum. Ya da en yakın zamanda izleme fırsatı yakalamayı. Gelelim bu yılın yabancı film yarışındaki ilk konuklarımıza… Bizim filmimiz Kelebeğin Rüyası ve Hong Kong’un başvurusu olan The Grandmaster‘ı konuşmuştuk zaten. Bugün Avusturya’dan Die Wand, Fransa’dan Renoir ve Portekiz’den Linhas de Wellington’ı ağırlayacağız.

Die Wand

AVUSTURYA: The Wall (Die Wand)

Geçtiğimiz yıl Filmekimi kapsamında gösterilen Die Wand, Marlen Haushofer’in uyarlanması epey güç olduğuna inandığım romanından taşınmış beyazperdeye. Esas materyali tanıyanları kolay kolay tatmin edemeyecek ama hikayenin kadını, “Frau”yu eksiksiz bir şekilde betimleyen bir film olmuş. Medeniyetten uzakta, eşsiz manzaralara sahip bir dağ evinde yaşayan ana karakterimiz bir anda kendisini ütopik bir olayın merkezinde buluyor. Görünmez bir duvar onu dağda bir köpek, bir inek ve bir kediyle hapsediyor. Hayvanları arka arkaya sıralayınca Life of Pi benzeri bir şeyle karşı karşıya olduğunuzu düşünmüş olabilirsiniz; fakat The Wall sırtını görsel efektlere hiç dayamadan tıpkı Haushofer’in romanında olduğu gibi en sade haliyle alıyor yolunu. Neredeyse tek bir diyalog olmamasına rağmen, ana karakterin kendi sesinden hiç okunmayacağını bilmesine rağmen yazdığı mektupları dinliyoruz. Teoride yalnız olmayan bir kadın üzerinden, günlük hayatta kendimizi hapsettiğimiz kabuğumuzu aşındırarak kırbaç etkisi yaratan birkaç cümle söylemiyor değil Die Wand. Hazmı kolay bir film olmadığını de ekleyeyim. Haushofer’in betimlemeler ve karakterinin aklından geçenler üzerine kurulu romanı gibi, yönetmen Julian Pölsler de oldukça minimalist bir anlatımı tercih etmiş. Martina Gedeck’in performansı ise ortalamanın üzerinde. Ama ne yalan söyleyeyim, tek bir karakterin başından sonuna kadar bize eşlik edeceği bir filmde Gedeck’in “kabul edilebilir” eforu pek de tatmin etmiyor. Ki bence Die Wand’ın tek ve en büyük kaybı da başrol oyuncusu.

[B]

renoir-2012-4-g

FRANSA: Renoir

Bu sefer de yolumuza İstanbul Film Festivali’nde gösterilen bir filmle devam ediyoruz. Pek sevdiğim empresyonist ressam Pierre-Auguste Renoir’nın hayatına, hayatındakilere etki etmiş kadınlardan birini anlatıyor 2012 yapımı Fransız film. Blue Is the Warmest Color, Akademi’nin saçma yabancı film kurallarıyla uğraşmak yerine diğer dallarda kampanya yapmaya hazırlandığından bu sene Fransa ne yazık ki bu vasat yapımı göndermek zorunda kaldı. Ünlü ressamı biraz tanıyanlar, resimlerinin arkasında çok çeşitli hikayeler olduğunu bilir. Renoir’nın kadınları kimi zaman gösterişli, kimi zaman mahçup ama her daim zengin hikayelere sahip kadınlar olmuştur. Fakat bu film, ne yazık ki tablolarını görebilmek için müze müze dolaştığım ressamın mirasına ihanet etmekten başka bir şey yapmıyor. Genelde eleştirilerde “sıkıcı” kelimesini duymayı sevmediğinizi biliyorum ama Renoir odak noktanızı daha ilk yarım saatte kaybetmenize sebep olacak kadar sıkıcı ne yazık ki. Kendisinin adını duyduğumda dahi heyecanlanıyorum, o yüzden filmin başına da çok büyük umutlarla oturmuştum. Belki de büyük beklentilerimden dolayı yaşıyorum bu hayal kırıklığını. Oyunculuklarından kurgusuna, senaryosundan yönetmenine kadar bana kalırsa her şey kusurlu. Kaldı ki filmin yönetmeni yeteneksizliğiyle nam salmış Gilles Bourdos, daha ne beklenebilirdi ki? Yine de Renoir hakkında, doğruluğu sorgulanmaya açık, birkaç şey öğrendiğim için çok da notumu kısamadım.

[C]

lines-of-wellington

PORTEKİZ: Lines of Wellington (Linhas de Wellington)

Akademi’nin izlemeye tenezzül etmeyeceği kadar uzun olan Portekiz filmi Lines of Wellington epik bir savaş öyküsü. Kadrosunda Mathieu Amalric, John Malkovich, Catherine Deneuve, Michel Piccoli, Elsa Zylberstein ve benim filmlerini izlememe konusunda ısrar etmeme rağmen burada acı bir sürprizle karşıma çıkan Isabelle Huppert var. Tarih dersi almak isteyenlerin geçen yıl Lincoln’a ne kadar tutkulu tepkiler verdiğinizi hatırlarsınız. Şimdi o Lincoln’ı çok sevenlerin karakterini alıp sırf Avrupa’da yapıldı diye her filmi alkışlamayı sevenlerle bir kesişim kümesi oluşturun… İşte Lines of Wellington’ın izleyicisi. Aklınıza gelebilecek her türlü hataya düşen bir hikaye aslında. Seyircisini bilgilendirmiyor, karakterlerini tanıtmıyor, ayrıca sürekli olarak da sahneyi başka insanlarla dolduruyor. Biraz televizyon filmi havası almıştım, ki daha sonra Lines of Wellington’ın bir televizyon projesi olma amacıyla yola çıktığını öğrendim. Filmle ilgili bir tane önemli detay var eklemek istediğim. 2011 yılında kaybettiğimiz Şili’li yönetmen Raoul Ruiz varmış Linhas de Wellington’ın arkasında. Fakat ölümünden sonra proje yarıda kalmış ve yönetmen koltuğuna eşi Valeria Sarmiento oturmuş. 23 senedir yabancı film dalında yüzü gülmeyen Portekiz sineması bu sene de mutlu olamayacak kısacası. Belki bir gün içerisine zerre kurgu hikaye karıştırılmayan savaş dramalarından bıktığımızı anlarlar diye umuyorum.

[C+]

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

0 Yorum

  1. Geri İzleme: Yabancı Filmler ’13: Danimarka, Hindistan & Kolombiya | Oscar Boy

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir