Blue Jasmine

Blue Jasmine

blue_jasmineWoody Allen’ın beklenmedik bir Oscar sevgisiyle karşılaşan Annie Hall’unu yıllar evvel, henüz lisede sinemanın büyüsüyle yeni yeni tanışırken izlemiştim. Yalan söylemeye gerek yok, Allen’ın filmlerinden anında nefret etmeme sebep olmuştu Annie Hall. Aradan biraz zaman geçip, üniversite hayatına başlayınca daha farklı bir şey göreceğimi umut ederek Annie Hall’u tekrar izledim. Bir şeyler değişti tabii ki de fakat hala Annie Hall’dan daha az sevdiğim bir Woody Allen hikayesiyle karşılaşmadım. To Rome with Love ve You Will Meet a Tall Dark Stranger’ın yarattığı enkazı görmezden gelirsek sanırım Melinda and Melinda’dan beri tüm filmlerini zevkle izliyorum kendisinin. Mighty Aphrodite, Manhattan, Husbands and Wives gibi geçmişteki favorilerimin yanına Midnight in Paris, Whatever Works ve Match Point gibi yapımları ekliyorum. Seyirci karşısına çıktığından beri Cate Blanchett’a ikinci Oscar’ını getireceği konuşulan Blue Jasmine’i de oldukça merak ediyordum. Son yıllarda yoğun çalışma temposu sebebiyle bir iyi, bir kötü film çekerek kariyerine devam ettiği için To Rome with Love sonrası çok daha iyi bir filmin sırasının geldiğinin farkındaydım zaten. Peki beklentilerimi ne kadar karşıladı Blue Jasmine? Türkiye’deki basın gösterimi sonrası gelen sayısız abartılı tweette bahsedildiği kadar iyi mi? Buyrun konuşalım. Filmekimi öncesi vizyonda yakaladığım, Rush’dan sonraki ikinci önemli Oscar yarışçısını çekiştirelim birazcık.

Filme adını veren Jasmine karakteri, asıl adı Jeanette olan ama kendisine Jasmine denilmesini tercih eden egzantrik, hem hayatı hem karakteri dolambaçlarla dolu, provokatif olduğu kadar manipülatif bir kadının son çıkmazını anlatıyor. Sorgulanmaya açık bir aşkla evlendiği eşiyle New York’ta başlayan renkli hayatı, kızkardeşinin San Francisco’daki evine savuruyor onu. Woody Allen kronolojik bir sıraya uymadan anlattığı hikayede Jasmine ile eşi Hal arasında olup bitenleri göstermek için hiç acele etmiyor. Ama biz bu sırada flashbackler ile, ya da Jasmine’in karmaşık zihnindeki kareler de diyebiliriz, yavaş yavaş bu uçuruma nasıl sürüklendiğini öğreniyoruz ana karakterimizin. Allen’ın son yıllarda Midnight in Paris ile değiştirdiği hikaye anlatım tekniği Blue Jasmine’de tamamen revize edilmiş. Jasmine’in bir Woody Allen karakterini olduğunu anlamak çok güç olmasa da, film bir bütün olarak yönetmenin pek çok işinden farklı. Belki de insanları “Son dönemlerdeki en iyi filmi.” demeye iten de budur. Ki bu fikre katıldığımı söyleyemeyeceğim.

Blue Jasmine’le ilgili en çok sevdiğim şey, iyiden iyiye erkek karakterlerin hikayelerine yoğunlaşan Hollywood’da, belli kalıplara uymamak için direnen orijinal birisini izlemek oldu sanırım. Henüz yılın pek çok önemli filmini izlemiş değiliz; ama Cate Blanchett’in En İyi Kadın Oyuncu için neden böylesine büyük bir favori olduğunu anlamak çok güç değil. Olağanüstü bir aktris olduğu konusunda tek bir şüphem dahi olmasa da canlandırdığı karakter Woody Allen’ın elinden çıkma en güçlü hikayelerden birine sahip olduğu gibi, son yıllarda beyazperdeye yansıyan en gösterişli ve içeriği dolu hikaye aynı zamanda. Senaryoyla problemim olmadığını söyleyemem. Bana kalırsa hikayenin yardımcı rolü, kızkardeş Ginger, yeterli olarak kullanılmamış. Uzunca bir süre her şey Jasmine hakkında olacak diye düşünürken, Allen bir anda direksiyonu Ginger’ın aşk hayatına çevirip ona da kısa bir masal yazmış. Fakat onu da Jasmine ile aynı uçuruma sürüklemekten vazgeçtiği anda da aklınıza gelebilecek en basit ve en sıradan çözümle hayatını devam ettirmiş. Blue Jasmine yaşattığı tüm duygularda tatmin sınırına yaklaştığı anda geri çekilen bir film olmuş. Bu da Blanchett haricinde filmle ilgili çoğu şeyin anlamını, amacını sorgulamanıza sebebiyet veriyor.

Cate Blanchett’in performansı için hangi kelimeyi kullansam yetersiz kalacak. Karikatürize edilmeye bu kadar yatkın bir karakteri başka hangi aktris bu kadar ölçülü bir biçimde beyazperdeye taşıyabilirdi emin değilim. Woody Allen, Jasmine için düşünülebilecek en doğru seçimi yapmış. Filmi tek başına sırtında taşıyor ve çok da matah olmayan bir hikayeyi inanılmaz eforuyla ilgi çekici hale getiriyor Oscar ödüllü aktris. Zaten kariyerinin sayısız altın heykelcikle süslenmesine razı olduğumuzdan bu sene büyük ihtimalle kavuşacağı ikinci ödülüyle ilgili kimsenin tek bir şüphesi dahi olmayacağına eminim. Neden kendi jenerasyonun en iyisi olduğunun bir kez daha altını çizmiş Blanchett. Hep farklı bir klasmanda performanslar sunduğuna inandım. Blue Jasmine’deki halleri de tezimi kuvvetlendirmek için güzel bir kanıt olmuş. Filmin ikinci önemli rolünü canlandıran Sally Hawkins’i ise çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Allen’ın metnindeki Ginger’ın tam karşılığı Hawkins mi emin olamıyorum. Oscar adaylığı alması beni şaşırtır. O yüzden hala listesinde Hawkins bulunduran varsa silebilir ismini.

Yer aldığı her projede tartışmasız başarılara imza atan Bobby Cannavale’yi yine zevkle izledim. Keşke televizyondan biraz elini ayağını çekip filmlere yönelse. Değeri bilinmeyen bir jön gibi geliyor bana kendisi. Ekran karizmasının en pespaye rollerde bile göze çarptığını düşünüyorum. Komedideki yeteneğini takdir etsem de neredeyse her filminde aynı adamı canlandıran Alec Baldwin’e 30 Rock haricinde pek tahammül edemiyorum. Neyse ki Blue Jasmine’deki rolü çok fazla değildi. Louis C.K.’i de oldukça kısa ama efektif bir şekilde kullanmış yönetmen. Şundan 5 sene evvel kimsenin adını bilmediği bir komedyenin şu an yaşayan en iyi yönetmenlerden biriyle çalışmış olması hala garibime gidiyor. Coen Kardeşler’in A Serious Man’i ile tanıştığımız Michael Stuhlbarg, Woody Allen dünyasında görmeye alışık olduğumuz o iğrenç adamlardan birini canlandırmakta. Peter Sarsgaard’ı da alternatif bir beyaz atlı prens olarak izliyoruz. Jasmine’in serbest düşüşündeki son hamlede o da rol oynuyor. Eğer Blanchett haricinde Blue Jasmine’den başarılı bir performans arayan varsa kafasını Andrew Dice Clay’e doğru çevirebilir. Ama tabii Akademi’ye yetecek kadar gösterişli değil, o başka.

Dediğim gibi, eğer Blue Jasmine’e kadınlar için ellerini pek yormayan Hollywood üzerinden bir yorum getirirsek söylenebilecek tonlarca pozitif şey var. Fakat Woody Allen’ın kariyerinde önemli bir yer teşkil edecek kadar güçlü bir sonuca sahip değil. Metin parlıyor fakat film hantallığını bir türlü üzerinden atamıyor. Blue Moon fonda çalarken Blanchett’in gözlerinin parlaması akıllarda kalsa da bir başyapıt değil ne yazık ki film.

[B]

Oscar Karnesi
En İyi Kadın Oyuncu (Cate Blanchett)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Sally Hawkins)
En İyi Özgün Senaryo

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi yüksek lisansı için Imperial College'a başladı. Şimdi de University College London'da doktora yapıyor. Varı yoğu ödül sezonu. Evham ve düzen göbek adı. Çok konuşur, çok çalışır. Azıcık dili sivri. Mizah tutkunu. Gastronomik sevdaları için dağları delecek kadar gözü kara.

Benzer yazılar

0 Yorum

  1. Metin

    Woody Allen en sevdiğim yönetmenlerdendir. Birkaç şeyi düzeltmek veya eklemek istedim. Woody Allen son yıllarda çok çalışıyor demişsiniz ama zaten Allen, seksenlerden beri her sene bir film (bazan iki film) çeker ve de en iyi işlerini de zaten (bana göre) seksenlerde çıkarmıştı; Stardust Memories, Zelig, Broadway Danny Rose, The Purple Rose of Cairo, Hannah and Her Sisters, Radio Days, September, Another Woman ve Crimes and Misdemeanors hep seksenlerden kalma filmleri. Yetmişlerde de Everything You Always Wanted to Know – But Afraid to Ask – About Sex, Sleeper, Interiors ve Manhattan’ı, doksanlardan da Alice ve Husbands and Wives (ve belki Sweet Low and Down) filmlerini önerebilirim. Amerika’da yapımcı ve dağıtımcıların artık onun film çekmesine imkan verecek işlerle ilgilenmediklerini bahane edip Avrupa’ya taşındığında eski lezzetinden kaybetti bir şeyler sanki ama hep film çekti; Melinda and Melinda, Match Point, Vicky Christina Barcelona ve Midnight in Paris güzel filmleridi ama seksenlerdeki filmlerinin yanına bile yaklaşamaz.

    Hollywood gibi erkek egemen filmler yapan bir sistemde Woody Allen veya rahmetli Robert Altman’ın filmlerini izlemek iyi geliyor. Ben şimdi yeniden Hannah and Her Sisters’ı izleyeceğim Blue Jasmin’den önce. Tavsiye ederim.

    Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir