Ain’t Them Bodies Saints

Ain’t Them Bodies Saints

aint_them_bodies_saintsThe Social Network’deki hatırlamakta zorlandığımız performansıyla birilerinin gözüne çarpan Rooney Mara bir anda genç aktrisler arasında seyircinin favorilerinden birine dönüştü. The Girl with the Dragon Tattoo’daki olay yaratan performansı, Fincher filmlerine artık zaafı olan Akademi tarafından Oscar’a aday edildi diye duyduğum hazzı anlatamam. O yıl Michelle Williams ile birlikte bana kalırsa kategorinin en iyisiydi. Ama ödül sayısız kusursuz performansında kaybetmesine rağmen rezalet bir filmde Margaret Thatcher taklidi yapan Meryl Streep’e gitti. Oscar kampanyalarından nefret ettiğim yıllardan biriydi sanırım 2011. Hala dört oyunculuk ödülüyle de problemler yaşıyorum ve yakın bir zaman zarfı içerisinde de aşamayacak gibiyim. Mara’ya geri dönersek… Bu yıl içerisinde bir başka önemli yönetmen, Steven Soderbergh ile de Side Effects’de çalıştı kendisi. Yine standarların üzerinde bir performans ortaya koyup ne kadar yetenekli olduğunu kanıtladı. Gencecik yaşına rağmen şimdiden Terrence Malick, Todd Haynes, Spike Jonze ve Stephen Daldry filmlerinde rol kapan Mara’nın 2013’deki numaralarından bir diğeri de Sundance çıkışlı Ain’t Them Bodies Saints. Filmekimi kapsamında izlediğimiz yapımın yönetmen koltuğunda David Lowery oturuyor.

Daha önce izlediğiniz pek çok hikayeyi andıran, biraz western havasında, romantizme de ucundan bulaşan bir film olmuş Ain’t Them Bodies Saints. Nedenini bilmediğimiz bir şekilde kendini silahlı bir çatışma içerisinde bulan çiftimizden Mara’nın canlandırdığı Ruth, birinin ölümüne sebep oluyor. Bunun üzerine büyük aşkı ve doğacak çocuğunun babası Bob kahramanlık yaparak bu cinayeti üstlenerek hapse giriyor. Geri kalanında ise uzun bekleyişler, verilmiş vaatler ve üçüncü kişiler var… Filmde ne olup bittiğini virgülüne kadar yazan siteler size merak ettiğiniz bu kısım konusunda yardımcı olacaktır.

David Lowery’nin kalemi çok kuvvetli diyaloglarla sarılı değil ne yazık ki. Ama kamerasının Malick’i andıran halleri kendisini ciddiye almanıza sebep oluyor. Bob’ın hapisten kaçıp hayatının aşkı ve çocuğu için yollarına düşmesiyle beraber tempo biraz daha artarken Lowery de işinde ne kadar başarılı olduğunu kanıtlayan birkaç sahne sıralıyor peşi sıra. Ain’t Them Bodies Saints ile ilgili en büyük problemim süresiydi. Nedense böyle bir hikaye için fazla kısa olduğunu, ellerindeki süreyi de iyi değerlendiremediklerine inanıyorum. Senaryoda sorgulanmaya müsait bir çok boşluk var. Fakat bir yandan da Lowery yönetmenlikteki yetileriyle bu açığı kapatıyor. Gittiği festivallerden olumlu tepkilerle dönen Ain’t Them Bodies Saints, bundan evvel çektiği uzun metrajlarla adını duyuramamış yönetmenin geniş kitlelerle buluştuğu ilk işi aynı zamanda.

Malick’e olan benzerliği, dediğim gibi, göze çarpıyor. Fakat bu filmin Malick’in çoğu işinden büyük bir farkı, iyi işleyemese de içerisinde başak tarlalarında dolanan eller harici bir hikayesi var. Ruth ile Bob arasındaki ilişkinin bir Bonnie ve Clyde epikliğine ulaşmasını zaten ben de beklemiyorum. Ama Ruth’un finale doğru kendini hissettiren seçimi, Skerritt tüm bu olayların içerisinde yüklendiği rolün aileyle olan bağına göre biraz absürd durması ve Ben Foster tarafından canlandırılan karakterin öyküye dahil oluşu pek çok sorun içeriyor. David Lowery’nin kabiliyetleri ne yazık ki yönetmen koltuğundaki yerini bir kenara bıraktığınızda, iş senaryoya gelince, epey zayıflıyor. Tabii Texas çıkışlı diğer hikayelerle kıyasladığınızda Ain’t Them Bodies Saints yine de benzerlerinin arasından sıyrılabilecek kadar başarılı.

Rooney Mara bir kez daha bambaşka bir kadın olup, inandırıcı olabilmeyi başarmış. Bundan 10 sene sonra pek çok Oscar adaylığı almış, ödülünü de evindeki rafına koymuş bir aktris olacak bence kendisi. Bugüne kadar izlediğimiz dört filminde de birbirinden farklı performanslar sergileyip, hepsinde de sınıfı geçmesi küçümsenecek bir şey değil. Casey Affleck’in de rolünün üstesinden başarıyla geldiğini düşünüyorum. Fakat buna benzer karakterleri daha önce de canlandırmıştı küçük Affleck. O yüzden çok da olumlu bir yorum getiremiyorum. Tam olarak yıldızlaşmamış ama her biri birbirinden kıymetli isimlerle dolu ekipte önemli rollerden bir diğerini ise Ben Foster üstleniyor. Onun karakteriyle ilgili büyük soru işaretleri olduğu için kafamda, yorum getirmek istediğimden emin değilim. Elindeki senaryo Patrick Wheeler isimli karakteri tanıtmakta büyük sıkıntılar çekse de Ben Foster bu karmaşada kimliğini bulup, perdeye yine de ortalamanın üzerinde bir performans sunmuş. Carradine ailesinin mensuplarından Keith Carradine’a da tıpkı Foster’ınkine benzer kötü yazılmış bir karakter emanet edilmiş, onu da son olarak ekleyeyim.

Gördüğüm kadarıyla filme gelen negatif tepki oldukça az. Oldukça başarılı filmlerle dolu olduğunu şimdiden bildiğimiz 2013 sezonunda büyük ihtimalle kendine bir yer bulamayacak Ain’t Them Bodies Saints. Ama ben izlenmesi gerektiğine inananlardanım. Rooney Mara’nın büyük bir yıldız olduğu günlere gelince geriye dönüp “Böyle bir film vardı.” deme lüksü bile yeterli bir sebep izlemek için.

[B]

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi yüksek lisansı için Imperial College'a başladı. Şimdi de University College London'da doktora yapıyor. Varı yoğu ödül sezonu. Evham ve düzen göbek adı. Çok konuşur, çok çalışır. Azıcık dili sivri. Mizah tutkunu. Gastronomik sevdaları için dağları delecek kadar gözü kara.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir