Blue Is the Warmest Color

Blue Is the Warmest Color

la_vie_dadele_ver3Geçtiğimiz sene Altın Palmiye alan Amour ile ilgili olarak gereğinden fazla atıp tuttuğum için bu yıl etrafımdaki birkaç insan Blue Is the Warmest Color’a vereceğim tepkiyi merak ediyordu. Filmekimi’nde izleme şansına eriştiğimiz 3 saatlik, epik sayılabilecek aşk hikayesi bu yılın en çok konuşulan filmlerinden biri. Bunun birinci nedeni, Altın Palmiye verilirken filmin yönetmeni Abdellatif Kechiche haricinde, orijinal adı La vie d’Adele olan bu yapımda rol alan Adele Exarchopoulos ve Lea Seydoux’nun da ödüllendirilmesi. İkinci nedeni, Kechiche ile filmin kadın oyuncuları arasında basın üzerinde devam etmekte olan savaş. Ki bu da bizi üçüncü neden, tartışmanın çıktığı noktaya götürüyor. O da filmdeki fazlasıyla uzun sevişme sahneleri. Filmin arkasında yer alan dağıtımcı firma, Blue Is the Warmest Color’ın Altın Palmiye zaferi sonrası Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ına ihtiyaç duymadıklarını açıkladı. Bu yüzden de Fransa, La vie d’Adele yerine Renoir isimli bir başka filmi gönderdi Akademi’ye. Fakat bu açıklamayı yapan aynı isim, Oscar’ı tamamen dışlamış değil. Hatta açıkça tüm dallar için yarışmak istediklerini söylediler. Ki bu yıl sadece veteranların olduğu, Jennifer Lawrence ya da Natalie Portman gibi “seksi kadın” imajını tamamlayacak bir alternatifle karşılaşmadığımızdan, özellikle Adele Exarchopoulos’un yolu açık görünüyor. Fakat filmin tam akıbetini Oscar adayları açıklanana kadar tam olarak anlayamayacağımız da kesin gibi. Yine Amour benzeri bir sürprizle karşılaşırsak, bu sefer itiraz etmeyeceğimin garantisini verebilirim.

Bundan evvel La graine et le mulet ve L’esquive ile uluslararası platformda güzel eleştiriler alan bir yönetmen Abdellatif Kechiche. Ben ilk kez bu filmde tanışma fırsatı yakaladım kendisiyle. Fakat Blue Is the Warmest Color’ın kariyerinin diğer aşamalarını incelemem için beni epey gönüllendirdiğini söyleyebilirim. Tunus asıllı yönetmen, zaten bundan evvel defalarca okuduğunuz üzere 3 saat boyunca iki kadın arasında devam eden tutkulu bir aşk hikayesini anlatıyor. Oldukça cesur sahnelerine nasıl olsa daha sonra değineceğim, çünkü Blue Is the Warmest Color’ın o sahnelerden çok daha önemli bir özelliği var, ki o da beyazperdede bir kadının başrolünde olduğu tüm hatlarıyla anlatılmış ilk kendini keşfetme hikayesi olması. Lukas Moodysson’un Show Me Love’ından beri bu kadar iyi olan lezbiyen temalı bir yapım izlememiştik sanırım. The Kids Are All Right ya da Pariah gibi örnekler var tabii ama Hollywood’un homoseksüel karakterlere olan sığ yaklaşımı sebebiyle bu filmler bile göze çarpan kusurlara sahip.

Filmle ilgili pek bilinmeyen en önemli şey, Julie Maroh’nun grafik romanından uyarlanmış olması. Daha evvel de Kechiche’ye kurgu masasında ve yine senaryolarında yardımcı olan Ghalia Lacroix eşlik etmiş. Bu arada orijinal hikayenin adının Blue Angel olduğunu ve Adele’den çok Lea Seydoux’nun canlandırdığı Emma’ya odaklandığını da ekleyeyim. Filme geri dönecek olursak… Senaryo inanılmaz kuvvetli. Kechiche ve Lacroix o kadar nüanslı bir metin yaratmışlar ki filmde olacakları kestirmekte güçlük çekiyorsunuz. Ki çok da heyecanlı olaylarla muhattap olduğunuz bir iş değil Blue Is the Warmest Color. Duyguların daha ön plana çıktığı, tüm esprisi tutkulu hikaye anlatımında olan bir yapım.

Kechiche’nin kamerası söylendiği gibi Adele Exarchopoulos’u maddeleştirmekten çekinmiyor. Daha filmin ilk yarım saatinde tüm masumiyetiyle, henüz hayattan ne istediğini tam olarak bilmeyen genç karakterimiz uyurken Kechiche kimilerine göre yasak olan meyveleri tatmamış dudaklarına odaklanıyor güzel aktrisin. Tüm hatlarını tanımlıyor. Ailesiyle birlikte bolonez soslu makarna yerken en doğal haliyle, domatese bulanmış suratını çekiyor. Lea Seydoux sahneye girdikten sonra ise kamera yakın planları bakışlarda kullanıyor. Adele ile Emma’nın arasındaki cinsel tansiyonu sözlerle değil, ufak mimiklerle yakalıyor Kechiche. Çiftin arasındaki ilişkiyi tasvir ederken birbirlerinin aileleriyle tanışmalarını da izliyoruz. Adele’in ailesi Emma’nın tam olarak kim olduğunu bilmezken, Emma’nın ailesi ise çocuklarının kızarkadaşını tüm farklılıklarıyla seviyor. Uzunca bir süre aralarında pürüz olmadığından, ilk kavgalarından önce ikilinin evinde izlediğimiz parti sahnesinde Adele’in Emma’ya ne kadar yabancı olduğunun altını bir kere daha çizmişler. Yetiştirilmelerinden hayat görüşlerine kadar olan farklılık, duruşlarından bile anlaşılıyor.

Evet, Blue Is the Warmest Color beyazperdede görmeye alışık olmadığımız güçte bir aşk hikayesi belki. Ama cinsiyet fark etmeksizin içerisinde romantizm ya da cinsellik içeren ilişkilerin karanlık yüzünü de çok güzel resmeden bir hikaye ayrıca. Sadakatsizlik sonucu gelen ayrılığı bile, kusursuz bir şekilde kameraya alınan restoran sahnesinde farklı bir şekilde yorumluyor. Adele, yaptığı hataların getirdiği pişmanlıklarla hala bu ilişkinin enkazını terk edemezken Emma kendini geri çekiyor. Hem sıradan, hem de hüzünlü bir son sunuyor Kechiche. Perdeye bakarken benzer ayrılıkların kuklası olduğunuzun yüzünüze çarpması olası.

Tabii filmin temel başarısı oyuncu performansları. Adele Exarchopoulos inanılmaz heyecan verici bir keşif olmuş. Beyazperdedeki ilk rolü değil ama bu filmle fark ettik kendisini. Gösterişsiz ve içten oyunculuğa olan hayranlığım sebebiyle beni can evimden vurdu. Bir kez daha 2013’ün oyunculuk adına ne kadar zengin bir yıl olduğunu fark ettim. Umuyorum filmin Amerika’daki dağıtım haklarına sahip olan Sundance, ödül sezonu içerisinde boş durmaz ve yönetmenlerle oyuncular arasındaki sıkıntı yaratabilecek anlaşmazlığa rağmen Akademi Ödülleri’ne kadar sürüklenebilecek bir kampanyaya imza atar. Tabii Exarchopoulos’u konuşurken, daha evvelden ne kadar başarılı olduğunu fark ettiğimiz Lea Seydoux’u ya da es geçmeyelim. Her şeyden evvel, toplamda 45-50 dakikayı bulan sevişme sahnelerinde oynamayı kabul ettikleri için bile alkışı hak ediyorlar. Bir senaryoya dayalı, kurgusal filmlerde görmeye alışık olmadığımız kadar zorlayıcı sahnelerden bahsediyoruz. Aklınızda tek bir soru işareti dahi bırakmamış Abdellatif Kechiche. Filmin başında kısaca gördüğümüz Jeremie Laheurte de o cesaretten nasibini biraz da olsa almış. Adele’in öyküsünde bana kalırsa kibriti yakan karakter olduğu için genç aktörün yeri çok büyük.

Zannediyorum filmle ilgili fikirlerim konusunda bu yazıdan sonra aklınızda bir soru işareti kalmamıştır. Son olarak tek temennim, Blue Is the Warmest Color’ın okyanusun diğer tarafında da fırtınalar koparması. 2013’ün sorgusuz sualsiz izlenmesi gereken filmlerinden.

[A+]

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir