Don Jon

Don Jon

don_jon_ver43rd Rock from the Sun’daki Tommy Solomon karakteri ile hayatlarımıza giren Joseph Gordon-Levitt, 10 Things I Hate About You ve Mysterious Skin ile yükselişe geçen kariyerini 2000’li yılların sonlarına doğru iyice zirveye çıkardı. Marc Webb’in modern zamanlar klasiği, alışılmadık bir aşk hikayesiyle kalbimizi çalan (500) Days of Summer yepyeni bir sayfa açtı genç aktör için. Şimdiden iki Christopher Nolan filminde rol aldı. Steven Spielberg ile çalışma imkanı yakaladı. Ayrıca yeni nesil, umut vaat eden isimlerden de desteğini asla esirgemiyor. Hem Rian Johnson, hem de Will Gluck beyazperdede sıradaki adımını merak ettiğimiz yönetmenler ne de olsa. Bu yıl kendi köşesine çekilip daha kişisel projelerle vaktini değerlendiren Gordon-Levitt, zaten kendi adına açtığı blogundaki videolarıyla sinyal yaktığı yönetmenliğe ilk adımını attı. Ortalamanın üzerinde eleştiriler alan Don Jon, tam anlamıyla bir kusursuzluk abidesi olmasa da vizyon sahibi birinden çıktığı belli olan fikirlerle bezeli. Shame’in daha üsturuplu ve ana akıma çok daha yakın hali olarak bile değerlendirilebilir eğer çıkış noktasını ele alırsak. Daha ayrıntılı konuşup, cümlelerimi açayım isterseniz…

Dediğim gibi, Joseph Gordon-Levitt’in ilk yönetmenlik denemesi bu. Daha doğrusu uzun metrajlı ilk çalışması. hitRECordJoe isimli kişisel blogunu takip edenler, zaten oyunculuk haricinde de özellikle müzikal anlamda kapasitesinin ne kadar büyük olduğunun farkındaydı Gordon-Levitt’in. Don Jon kaybettiği her puanını, kamerasının hızıyla kapatıyor. Her şeyden evvel geleneksel karakterlerini günümüze taşıyan senaryoyu eski bir çerçevenin içerisine yerleştirmemiş. Tüm olayların etrafında döndüğü ana karakterimiz Jon’un ritüelleri, pornografiye olan bağımlılığı, hem ailevi hem de akranlarıyla olan kişisel ilişkileri özgün bir biçimde resmedilmiş. Öyle ki bilgisayarın açılış sesi bile bir noktadan sonra seyirciyi de Jon’un dünyasına davetli olduklarına dair uyarıyor. Çöpe giden her peçeteyle, Jon’un peşinden koşturduğu kızlarla yer aldığı her dans sahnesinde karakterimiz ete kemiğe bürünüyor. Özünde sıradanlaşmaya müsait olan öykü, rejiyle hayat buluyor.

Kısaca özetleyecek olursak, New Jersey’nin tüm atmosferini içine çeken Don Jon, pornodan aldığı zevki gerçek cinsel ilişkiden alamayan bir adamı anlatmakta. Dış görünüşüne her şeyden önem veren Jon, her kıza kolayca ulaşıp onları yatağında ağırlarken Barbara’yla tanışıyor. Bugüne kadar harcadığı kızlar gibi kolay lokma olmayan Barbara, ağırdan alarak başlayan ilişkide daha en başından ipleri eline alıyor. Sonrasında da Jon’un bilgisayar ekranında haz yaşama takıntısının ilişkisine verdiği zararı izliyoruz. Hikayenin gidişatından farklı olarak karakterlere de bakıp, Gordon-Levitt’i takdir etmek lazım. New Jersey’deki gürültücü, geleneklerine bağlı aile olarak karaladığı anne babası cuk oturmuş. Scarlett Johansson’a emanet ettiği Barbara da aynı şekilde tadından yenmez bir karakter olmuş. Ama hikayeye sonradan dahil olan Esther’ı Jon için bir sınır çizgisi olarak kullanarak, sanki çok uzaklarda yaşayan bir kadınmış gibi resmetmiş. Finali bende büyük hayal kırıklığı yaratmış olsa da filmini iki kadını kullanıp bölen Gordon-Levitt, yaratmak istediği farklılığa bu sayede ulaşabilmiş.

Joseph Gordon-Levitt yine filmografisinde daha önce hiç rastlamadığımız bir karakter yaratmayı başarmış. Asla olağanüstü bir aktör olduğunu iddia etmedim; ama hangi role bürünürse bürünsün, üstesinden gelebildiği için bence takdiri hak ediyor. Tabii Don Jon’da harikalar yaratan Scarlett Johansson’ı düşünürsek, kadrodan başka birinin adını anmak anlamsız. Bugüne kadarki en gösterişli ve belki de en iyi performansıyle karşımıza çıkıyor Johansson. O kadar yakışmış ki Barbara karakteri ona, sonunda fiziksel özelliklerini bir kenara atmaktan vazgeçmesine seviniyorsunuz. The Avengers’da da daracık kıyafetlerini giydirmişlerdi gerçi; ama boyatılmış saçları yüzünden Scarlett’e doyamamıştık. Neyse. Ben tekrardan kendisini çok beğendiğimi, hatta keşke Altın Küre’den bir adaylık yakalayabilse diye düşündüğümü de ekleyeyim. Gordon-Levitt’in ailesi olarak izlediğimiz Tony Danza ve Glenne Headly de bir David O. Russell filminden fırlamışçasına iyiydi. United States of Tara’nın suratsız yıldızı Brie Larson’a pek cümle yazılmamış zaten. Her daim severek izlediğim Julianne Moore’un ise pek efor sarf etmesine gerek kalmamış. Karakter, bir önceki paragrafta da belirttiğim gibi, Don Jon’un hikayesinde önem teşkil ediyor. Fakat canlandırdığı Esther’in geçmişin anlatılma biçimi pek tatmin edici değil.

Don Jon’un en sevmediğim yanı finali sanırım. Fark ettirmeden biten filmlere zaafım var; fakat buradaki sonu ben kafamda bir yere oturtamadım. Gordon-Levitt, bir yönetmen olarak gelecek vaat ediyor. Üzerine düşünülmüş olduğu belli olan birkaç seçimi dikkat çekiyor. Parlak bir başlangıç diyerek konuyu kapatalım en iyisi.

[B-]

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir