Disconnect

Disconnect

disconnectProblem bende mi bilmiyorum ama birkaç hikayenin kesiştiği bir metinle karşılaştığım anda aklıma Alejandro Gonzalez Inarritu geliyor. Amores Perros, 21 Grams, Babel ve dolaylı yoldan da olsa Biutiful’da o kadar güzel yaptı ki bu işi Inarritu insan benzer çok karakterli hikaye görünce karşılaştırma yapmadan edemiyor. Şimdi konuşacağımız film, Disconnect de Babel ile çıkış noktası olarak aynı özellikleri taşıyor. İletişime bir ucundan değinen yapım, Babel gibi daha ikili direkt ilişkilere değil de internetle etkileşim halindekilere odaklanıyor. Zaten uzun uzun konuşacağız; ama başlamadan evvel Disconnect’in güzel fikirlerini fazla ciddiye alışı sorun yarattığını söylemeden geçemeyeceğim.

Yakın tarihte kamera arkasına geçtiği bir belgeseliyle Oscar’a aday olan Henry Alex Rubin yönetmiş filmi. Rubin’in ismini görünce filmin de belgesele yakın bir anlatım biçimi olacağını düşünmüştüm; fakat yanılmışım. Teker teker konuşacak olursak… İnternet üzerinden kendilerini bir kızmış gibi tanıtıp okuldaki bir arkadaşlarını intihara kadar sürükleyen çocuklar, jigololuk yapan bir genci haber yapıp istemediği sonuçlara doğru yol alan bir gazeteci ve internetten kredi kartı numarasıyla tüm paraları çalınan bir aile. Her biri bağımsız olsa da birkaç karakterle birbirine bağlanmış hikayeler. Yollar tam olarak kesişmese de finaldeki tablo herkesi eşitleyerek benzer geleceklere sevk ediyor.

Disconnect’in hikayesini kaleme alan Andrew Stern tanıdığımız bir isim değil. Daha evvel Bonnie Hunt’ın ilk yönetmenlik denemesi için kalemini çalıştırmış. Ayrıca 2007 yılında da kimsenin adını duymadığı bir televizyon filminin senaryosunu yazmış. Esasında Disconnect’in de tam bir patlama olduğu söylenemez; fakat önceki işlerine göre adını daha çok duyurduğunu şüphe yok. 2012 festivallerinde gösterilmesine rağmen dağıtımcının kararıyla gösterimi 2013’e taşınan Disconnect, İstanbul Film Festivali kapsamında izleyicisyle buluşmuştu bu arada. Gelen tepkiler, yanloş hatırlamıyorsam, hiç de kötü değildi.

Peki Disconnect’in özgün, doğru yerlere parmak basan senaryosu nerede izini kaybediyor? Sanıyorum ikinci yarısında seyircinin duygularıyla oynamaya çalışırken karakterlerinin gerçekçiliğini yitirmesi sebebiyle rahatsızlık yarattı bende. Başında gözüme daha makul gelen, hatta sürprizlere gebe olduğuna inandığım tüm roller bir anda sıkıcılaşmaya başladı. Hele ki slow motion çekilen ve çarpıcı olabilmek için epey çaba sarf eden o final… Bir Don Jon kadar olmasa da, büyük hayal kırıklığı yarattı diyebilirim. Risk almaktan kaçınmış nedense Stern. Halbuki son aşamaya kadar oldukça cüretkar, sivri köşeleri olan bir şey anlatmayı tercih etmiş. Son dakikada direksiyonu oldukça pozitif bir yöne çevirip, başlarından geçenler sebebiyle stabil bir psikolojiye sahip olamayan karakterlerine bambaşka kişilikler aşılamasına anlam veremedim.

Disconnect’de bir başrol olduğunu söylemek pek mümkün değil. Üç parçaya bölüp kadroyu konuşacak olursak… Jason Bateman ve Hope Davis’in önderlik ettiği hikayede çocuk oyuncular daha ön plana çıkıyor. Şu aralar Under the Dome’da rol alan Colin Ford ve Crazy, Stupid, Love’da bunun tam zıttı bir karakteri canlandırırken izlediğimiz Jonah Bobo filmin en başarılı isimleri olabilir. Yine Amerika’nın çocuk oyuncularına bakıp hayran olmakla yetindik tabii. Burada asla göremeyeceğimiz iki yetenek Ford ve Bobo. Oldukça dramatik bir öyküyü sırtlarında taşımayı başaran ikili, ayrıca yer aldıkları kısmı filmin en güçlüsüne dönüştürüyor. Bu aralar pek çok filmde arka arkaya izlediğimiz, True Blood’ın yıldızı Alexander Skarsgard ve Precious’dan hatırlayacağınız Paula Patton ise çocuklarını yeni kaybetmiş çift olarak fazla abartılı geldi bana. Hatta acılarını unutma amaçlı olduğu belli olan absürd eylemleri dikkatimin dağıttı diyebilirim. Filmin en dağınık kısmı Patton ile Skarsgard’ın inandırıcılıktan yoksun hikayesinden çıkmış. Üçüncü ve son kısımda ise bir türlü parlamayı beceremeyen Andrea Riseborough ile yer aldığı tüm işlerde (Chloe, House at the End of the Street ve Bates Motel) aynı adamı canlandıran Max Thieriot var. En kötü metin onlarda olmasa da en kötü final konusunda zirveye oynuyorlar.

Güzel bir fikri, kısmen iyi sayılabilecek bir yönetim, fakat yanlış kadroj ve hikaye seçimleriyle parçalıyor Disconnect. Asla kötü bir seyirlik olduğu söylenemez. Lakin girdiği derin sularda boğuluyor.

[C+]

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi yüksek lisansı için Imperial College'a başladı. Şimdi de University College London'da doktora yapıyor. Varı yoğu ödül sezonu. Evham ve düzen göbek adı. Çok konuşur, çok çalışır. Azıcık dili sivri. Mizah tutkunu. Gastronomik sevdaları için dağları delecek kadar gözü kara.

Benzer yazılar

0 Yorum

  1. Metin

    Çoklu hikayelerin kesişmesine dair filmlerde sadece Inarittu’nun akla gelmesi üzücü, zira Robert Altman ve Woody Allen aslında bu filmlerin en iyilerini çekmişlerdir; Radio Days, The Player, Short Cuts, vs. Hatta Ferzan Özpetek’in Harem Suare filminde de benzer bir yol izlediği iddia edilebilir. Ama Inarittu, sanırım daha yeni olduğu için ilk akla gelen örnek oluyor.

    Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir