Captain Phillips

Captain Phillips

captain_phillipsUzun yıllardır kendi ülkelerini yücelten filmler çekip, bir de bunları ödüllendiren Amerikalılar son yıllarda olayın boyutlarını öyle şaşırdı ki, sorgulanmaya müsait özellikleri ve eğitim seviyelerine rağmen bir anda kendilerini dünyanın en akıllı ırkı ilan eder oldular. Amerikan bayrağının göklerde dalgandığı, alışılmışın dışındaki beyaz adamın kahramanlığının ve tabii çaktırmadan diğer ırklara da çamur atan politikalarla dolu filmlerinin boğazımızda yarattığı gıcık kendini iyice hissettirmeye başladı. Arada farklı yorumları görüp, kendi “sözde kahramanlığını” sorgulayan yönetmenlere rastlasak da Amerika güzellemesi yapmaya bayılanların sayısı oldukça fazla. Bunlardan biri de İngiliz asıllı Paul Greengrass. United 93 ile oldukça gitgelli bir dönemde Akademi’nin gönlünü çalan Greengrass, Bourne serisine getirdiği solukla da epey takdir toplamıştı. Şahsi fikrimi soracak olursanız Greengrass, özendiği yönetmenlerin yarısı kadar dahi realist olmayı beceremeyen, odak noktasını kaybetmiş bir sinemacı. Fakat ciddi bir hayran kitlesi mevcut. Bu kitlenin büyük bir kısmını da Bourne’a sıkı sıkıya bağlı olanlar oluşturuyor. Maharetin Greengrass’de değil de Tony Gilroy’un sivri kaleminde olduğunu bir gün fark edeceklerdir diye umuyorum. United 93 ile baş koyduğu “Şu Amerika’yı biraz daha nasıl yüceltip, hiç var olmaması gereken egolarını tatmin edebilirim?” başlıklı yoluna Captain Phillips ile devam etmiş bu yıl kendileri. Kesinlikle kötü bir filme bakmadığınızın altını çizerek başlayacağım sözlerime. Fakat aldığı kusursuz eleştiriler ve Oscar tahminlerine oldukça üzüldüğümü ekleyeyim. Çünkü Greengrass yine ortalama bir şekilde seyreden, daha önce sayısız benzerini gördüğümüz, canavarlaştırdığı karakterleri canlandıran aktörler olmasa adı dahi anılmayacak bir işe imza atmış.

Captain Phillips, 2009 yılında Somali açıklarında gerçekleşmiş bir korsan saldırısını anlatıyor. Yaşanmış bir öykü olduğu için, zaten filmin finalinde kahramanca müziklerle kaptanımızın ailesine kavuştuğunu ve çamura batırılan korsanlarımızın adalete nasıl hesap verdiğini öğreneceğinizi bilerek izliyorsunuz bir kere filmi. İlk dakikasından itibaren kusursuz tıraşı, ütülenmiş kıyafetleri ve temkinli çalışma etiğiyle Richard, ya da Rich, Phillips seyircinin gözüne en mükemmel haliyle sokuluyor. Ardından kamera bir anda Somali dolaylarına bakıyor. Dişleri sararmış, pis, kör cahil korsanlar içlerinde tek bir insani özellik taşımıyormuşçasına resmediliyor. Muse, Bilal, Najee ve Elmi’ye o kadar eser miktarda vicdan uygun görülüyor ki zaten film, karakterlerinin 18. yüzyıl edebiyatından kalma halleriyle inandırıcılığını yitiriyor. İyiler çok iyi, kötüler çok kötü…

Normalde ideolojik olarak rahatsız edici olan filmleri çok umursamayıp, işin teknik kısmını değerlendirmeye gayret ediyorum. Fakat Captain Phillips’de çok üstün bir teknik de yok. Greengrass filmlerinin imzası diyebileceğimiz kurgu kısmında harikalar yaratmıyor. Görüntü yönetimi sıradan duruyor. Müzikler ise son 10 dakikaya kadar anlamsızca kullanılıp harcanıyor. Zaten Greengrass’in gerçekçi olacağım derken, sırtına alıp koştura koştura çekilmiş gibi duran yönetmenlik anlayışına da pek hayran değilim. Bana göre The Blair Witch Project ile bitmiş olması gereken, ya da bağımsız belgesellerin dışına taşmaması gereken bir tercih bu. Fakat bir şekilde yaşanmış bir öykü izlediğimizi de hissettirebiliyor yönetmen. Odadaki görünmez bir adam olup, üçüncü bir gözden senaryonun mide bulandırıcı politikasına rağmen bir şeyler anlatabiliyor.

Billy Ray’in metni filmle ilgili en büyük problemim olabilir. Somali korsanlarının Amerika teknesinde olduklarını öğrendiklerindeki tepkileri bile yaratılmak istenen “Amerika en iyidir, en büyüktür.” tablosunun bir parçası. Amerikalı eleştirmenlerin tepkilerine de çok şaşırmamak gerek. Birileri egolarını okşayıp, ne ulaşılmaz (?) bir vatanda yaşadıklarını hatırlatınca gözleri kör olabiliyor. Bir yabancı eleştirmenin Greengrass ile Kathryn Bigelow’u karşılaştırdığı bir yazı okumuştum. Buna da anlam veremediğimi ekleyeyim. Bir yanda politika üzerine politika yapan, televizyon filmi tadında imzalara atan bir yönetmen var. Diğer yanda ise kariyerinin neredeyse tamamında özgün olabilmeyi başarabilmiş, en bıçak sırtı konulara bile harika vizyonuyla yeni bir bakış açısı getirebilmiş bir kadın. Mümkünse bu ikiliyi karşılaştırmayı bir kenara bırakalım. En azından Paul Greengrass, benim kendisini ciddiye almamı sağlayacak bir film yapana kadar ben bu mukayeseye karşı gelmeye devam edeceğim.

Kariyerinin tamamında, hep ama hep, aynı adamı oynayan Tom Hanks son 10-15 dakikaya kadar yine sınırlı sayıdaki mimiklerini kullanmış. Son sahnede ise o ana kadar diğerlerinden üstün bir şekilde nitelendirilen karakterini, makul bir düzeye indirmiş. Fakat çok da olağandışı bir performansı yok bana kalırsa. Filmin en iyileri Barkhad Abdi ve Barkhad Abdirahman. Faysal Ahmed ve Mahat M. Ali’nin adını da anmak şart ama iki adaşın çıkarttığı oyunculuk şahane. Özellikle Muse’yi canlandıran Abdi’nin yılın en muhteşem keşfi olduğuna inanıyorum. Oldukça zayıf bir yıl geçirdiğine inandığım yardımcı erkek oyuncu dalının yıldızı bana kalırsa. Bu arada aylar evvelinde Captain Phillips’i konuşurken, kadroda yer aldığı için çok heyecanlandığımız Catherine Keener’ın rolü de o kadar kısa ki yüzünü bile tam olarak göremiyoruz. Çok sevdiğim bir aktris olduğu için, Keener’ı daha fazla izleyememenin acısını yaşadım diyebilirim.

Eğer Amerika’nın savaş teknolojisinde geldiği son noktayı görmek ve etkilenmek isteyenler varsa Captain Phillips’e buyurabilir. Ama benim için daha önce sayısız benzerini izlediğimiz, ortalama bir hikaye bu film. Final sahnesinde bile koca denizleri işgal eden tehditkar donanmalarıyla ele güne gözdağı veriyorlar. Dünya’yı kendinden yana döndürmek isteyenler olduğunu bilmesek kanacağız.

[B-]

Oscar Karnesi
En İyi Film
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Barkhad Abdi)
En İyi Uyarlama Senaryo
En İyi Kurgu
En İyi Ses Kurgusu
En İyi Ses Miksajı

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi yüksek lisansı için Imperial College'a başladı. Şimdi de University College London'da doktora yapıyor. Varı yoğu ödül sezonu. Evham ve düzen göbek adı. Çok konuşur, çok çalışır. Azıcık dili sivri. Mizah tutkunu. Gastronomik sevdaları için dağları delecek kadar gözü kara.

Benzer yazılar

0 Yorum

  1. Mert.

    Korsanların saldırısına uğramış bir gemi ve kaptanın mücadelesi bu mu yani? Filmin ismi bile nasıl sıradan.

    Konusu itibariyle hiç mi hiç ilgimi çekmeyen, bu kadar kişinin izlemesine ve Oscar’lar da iddialı olmasına şaşırdığım bir film. Henüz izlemedim, izlemek için ölüp bittiğimde söylenemez. Aday falan olursa bakarım ileri sara sara..

    Ayrıca Kathryn Bigelow ile kıyaslayanlar da halt etmiş.

    Yanıt
  2. Memento

    Kathryn Bigelow ile ne açıdan karşılaştırıldığını merak ettim. Politik, yani Amerikan ordusunu övme açısından Greengrass kesinlikle Bigelow ile aşık atamaz. Bigelow’un Zero Dark Thirty’si bu açıdan Greengrass’in United 93’sini de, Green Zone’ını da, Captain Phillips’ini de ezer geçer. Ama ne yazık ki Greengrass de bu toplara girmiş ve orduyu övüp duruyor. United 93’de de aynısını yaptığı için şaşırmadım. Oscarlık bir film mi? Tabi ki ne senaryosu, ne yönetmenliği, ne de Tom Hanks’i Oscarlık (Ama Allah var, son beş dakikada çok iyi oynadı-bence) Ben şahsen son 30-40 dk’ye kadar eğlendim ama sonradan başlayan ordu övgüleri bütün eğlenceyi aldı götürdü. Her zamanki gibi Somalilerin (tıpkı Scott’ın Kara Şahin Düştü’sünde olduğu gibi) derinleştirilmeyip tek tipleştirilip “terörist” olarak gösterilmeleri filme duyulabilecek nefreti artırıyor. Bence son 30 dk’sine kadar eli yüzü düzgün bir film. Greengrass her zamanki yönetmenliği ile filmini kotarıyor, izleyiciyi hikayeye hemen dahil ediyor. O militarizm övgüsü olmasa ve rehine kurtarma sekansları bu denli uzatılmasa idi daha iyi olabilirdi. Ama militarizm olmasa idi bu film çekilemezdi (Pentagon-Hollywood ilişkilerine bakınız). Çekilmeseydi Hanks dışında kimse bir şey kaybetmezdi. Gerçi Muse’u canlandıran aktörü tanıyamayabilirdik. Adam Hanks’ten iyi oynamış.

    Yanıt
  3. Asena

    Beklediğimin aksine hiç mi hiç sıkmayan, özellikle ilk yarıda gerim gerim geren ve ikinci yarıda da heyecanlı temposunu koruyan bir film olmuş. Şüphelerim vardı ama iyi ki gitmişim. Gerçek olması olayın etkileyiciliğini de arttırmış ve film, çok kısıtlı mekanlarda geçmesine rağmen izleyiciyi boğmamış. Ama biraz fazla “Vay be! Amerika neymiş!” dedirttiğini düşünüyorum ben de sizin gibi. Tom Hanks konusunda da benzer düşünüyoruz. 🙂 Kendisine fazlaca bayılmam ki film boyunca “aman aman” bir oyunculuk göremedim, mimiksiz oynadı adam neredeyse. Ancak son 10-15 dk’ya saklamış kendini sanırım, gerçekten tüm yeteneğini sergilemiş. İçim acıdı o sahnede. Yine de abartmamak gerek. Sonuç olarak, akıcı ve gerilimi bol bir film, tavsiye ederim. 🙂

    Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir