Prisoners

Prisoners

prisoners_ver3Bu yıl Telluride ve Toronto’daki film festivalleri her zamankinden daha fazla Oscar sohbetine sahne oldu. 12 Years a Slave, Gravity, Labor Day ve Cannes’dan kalanların arka arkaya sıralanması ister istemez ödül mevsiminin tahmin kısmını tarih olarak biraz daha öne taşıdı. Bu süreç içerisinde Incendies ile Yabancı Dilde En İyi Film dalına aday olan Denis Villeneuve’ün yeni filmi Prisoners da seyirciyle buluştu. Filme gelen tepkiler iyi olarak özetlenebilecek olsa da, özellikle Prisoners için yapılan Oscar tahminlerini gereksiz bulan hatırı sayılır bir kalabalık da vardı. Biz de bir öne çekilip, bir ertelenen gösterim tarihi sebebiyle film için biraz heyecanlanıyorduk; ama sanıyorum heyecanlanmalarımızın hepsi boşunaymış. Twitter’da da yazdığım gibi bu yılın gereğinden fazla abartılan Captain Phillips, Fruitvale Station, Sen Aydınlatırsın Geceyi, Star Trek Into Darkness ve Man of Steel gibi yapımlarıyla aynı kulvarda yarışıyor Prisoners. Hatta, konusu itibariyle, aklınıza gelebilecek her türlü klişeyi barındırmasını göz önüne alırsak Captain Phillips’in vizyonsuzluk ikizi olabilir. Kötü bir film mi? Asla. Ama bırakın ödül mevsimine dahil olmayı, bundan birkaç ay sonra adını hatırlamaya pek ihtiyaç duymayacağınız yapımlardan.

Denis Villeneuve’ün bir önceki filmi Incendies’yi izleyenler ikiye bölünmüştü eğer takip ettiyseniz. Ya çok seviliyor, ya da çok nefret ediliyordu. İşte Villeneuve bir kez daha bildiği yoldan yürümüş ve seyirciyi iki uçta bırakacak bir hikayeyi beyazperdeye taşımış. Prisoners, Mystic River ve Zodiac gibi oldukça kaliteli yapımların kötü bir karışımı. Çocukları kaybolan iki ailenin başından geçenleri ve kaybolan kız çocuklarını bulmakla görevlendirilen polis memurunun üzerinden tanıdık bir hikaye anlatıyor. Aaron Guzikowski’nin senaryosu çocuklarının arkasından acıyla yüzleşen ailelerden Hugh Jackman ve Mario Bello’lu olana odaklanmayı tercih etmiş. Hatta filmin direkt olarak Jackman’ın karakterine yoğunlaştığı bile söylenebilir.

Peki Guzikowski’nin senaryosu bahsedildiği kadar iyi mi? Bana göre hayır. Artık bu tarz gizemli atmosfer yaratmaya çalışan, katilli ya da kaçırmalı hikayelere fazlasıyla alıştığımız için Prisoners cevaplamayı beceremediği sorularla daha birinci saatinin sonunda ne kadar zayıf bir yapım olduğunun haberini veriyor. Filmin en sıradan izleyici tarafından bile fark edilebilecek kurgu hatalarından tutun da, nasibini aldığı sayısız klişeye kadar tartışılacak pek çok şey var. Beni en çok rahatsız edenlerden biri de finale doğru gerçekleşen yüzleşme sahnesi. Çocukların kimin tarafından kaçırıldığı ortaya çıktığında, Jackman ile o karakter arasındaki diyalog bu senenin en kötü yazılmış, en kötü oynanmış ve en kötü yönetilmiş sahnesi olabilir. Sürekli olarak zayıf senaryosundan nemalanmaya çalışan oyuncular parlamak için birbirlerinin üzerine çıkmaya çalışıyorlar. Filmi beğenen, hatta IMDb’de ilk 250’ye taşıyan seyirciyle tek bir noktada dahi uzlaşamadığımızı söylemem gerek. Evet, Prisoners’ın özellikle görüntü yönetimi konusundaki standartları çok yüksek. Fakat içinde barındırdığı mantık hataları sebebiyle Deakins’in işçiliğini bile takdir etmekte güçlük çektim (Gyllenhaal’un acile doğru hızla yol aldığı, gece çekilmiş sahne sinematografi anlamında favorim.).

Hugh Jackman’ın oyunculuğunu gereğinden fazla abartılı ve ölçüsüz bulduğumu söylemeden edemeyeceğim. Geçen sene Les Miserables’da yarattığı harikalardan sonra Prisoners’daki performansı beni pek mutlu etmedi. Jake Gyllenhaal’u her filminde başarılı bulduğumdan dolayı burada da severek izledim. Fakat filmin en mantıksız karakterini canlandırıyor kendisi. Zaten senaryodaki büyük açıkların kaynağı da hep Gyllenhaal’un karakteri oluyor. O yüzden “Dedektif Loki”nin hikayeye pek katkısı olduğuna inanmıyorum. Paul Dano filmin en abartılı performansını sunmuş. Kariyerinin toplamda iki tip performansdan oluştuğunu düşünmüşümdür hep. Buradaki rolünü normal ve kaybeden adamı oynadığı gruba değil de diğerine dahil ederseniz daha doğru olur. Mario Bello ve Terrence Howard’ın berbatlık derecesindeki kötü oyunculukları beni çok rahatsız etti. Bello’nun acı çekmeyi beceremeyen anne tablosu Prisoners’dan soğumamın başlıca sebeplerinden biri. Awake isimli diziyle tanıdığımız Dylan Minnette için filmin figüranı desem yeridir. Bir tek Viola Davis’i izlemekten keyif aldım; fakat onun da ekran süresi oldukça kısıtlıydı. Melissa Leo’nun aldığı iyi eleştirileri ise pek anlayabilmiş değilim. Beni pek tatmin etmeyi başaramadı.

Gizemli bir olay örgüsü üzerinden hikayeler anlatan filmlerde genelde “atmosfer” kelimesine sığınarak film yüceltilmeye çalışılır. İşte Prisoners’da o grubun önemli temsilcilerinden biri olmuş. 2013’ün en abartılmış filmlerinden kesinlikle. Seneye kalmaz, adı unutulur. Filmin işçiliği çok temiz olsa da söyleyebildiği tek bir yeni şeyi yok. Villeneuve’ün anlattığı hikayelerdeki bu kendini fazla ciddiye alma probleminin de daha ne kadar devam edeceğini merak ediyorum.

[B-]

Oscar Karnesi
En İyi Görüntü Yönetimi

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi yüksek lisansı için Imperial College'a başladı. Şimdi de University College London'da doktora yapıyor. Varı yoğu ödül sezonu. Evham ve düzen göbek adı. Çok konuşur, çok çalışır. Azıcık dili sivri. Mizah tutkunu. Gastronomik sevdaları için dağları delecek kadar gözü kara.

Benzer yazılar

0 Yorum

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir