The Hunger Games: Catching Fire

The Hunger Games: Catching Fire

hunger_games_catching_fire_ver32Geçtiğimiz yıl çok da büyük ümitleri olmadan gösterime girip ticari ve garip bir şekilde eleştirel bir başarı elde eden The Hunger Games ne yazık ki benden geçer not almayı başaramamıştı. Zannediyorum yılın ilk yarısında gösterime giren her büyük bütçeli filme başyapıt muamelesi yapan Amerikalılar ve Suzanne Collins’in ülkemizde Açlık Oyunları olarak çevrilen kitaplarının fanları dışında kimseye de hitap edemedi. Filmin aynı zamanda yönetmeni olan Gary Ross ve bu sene Captain Phillips’i de kaleme alan Billy Ray ile birlikte ilk kitabın beyazperde uyarlaması için senaryoyu yazan Collins, her şeyden evvel seriyi takip edemeyenlere hikayesini doğru tanıtabilmeyi başaramamıştı. Yönetmen koltuğunda da bu hikayeyi iyice parlatıp sunabilecek biri oturmadığından dolayı benim için 2012’nin en büyük hayal kırıklıklarından birine dönüştü The Hunger Games. Halbuki The Burning Plain’den beri hayranlıkla izlediğim Jennifer Lawrence’ın yükselişine de epey yardımcı olmuştu. O yüzden ikinci film, The Hunger Games: Catching Fire’ı izlemeden evvel salona beklentilerimi sıfıra indirerek girdim. Film bitip perde karardığında ise tüm dengeler bozuldu.

İkinci filmin yönetmen koltuğunda Francis Lawrence oturuyor. Water for Elephants’ı hala izlemiş değilim; fakat Constantine ve I Am Legend’ı fazlasıyla sevdiğimi hatırlıyorum. Dolayısıyla getirdiği bu yeni ve radikal soluğa çok şaşırmamam lazım. İlk filmin kaldığı yerden bayrağı teslim alan Lawrence, Açlık Oyunları’nın 75. yılı için düzenlenen yeni müsabakanın anlatıldığı Catching Fire ile resmen serinin küllerinden doğmasını sağlamış. İlk filmde yapay görünen Katniss ve Peeta ilişkisi, Katniss için neden bu kadar önemli olduğunu anlayamadığımız Gale ve Snow’dan Effie’ye kadar pek çok karakteri doğru bir şekilde tanımlayarak Collins’in kitaplarına aşina olmayanları da filmin içine çekebilmeyi başarmış. Francis Lawrence, türün sinemasını baştan yazıyor olmasa da bu seferki hikayenin verdiği zenginlikten de yararlanarak, ortaya klişelerden oldukça uzak ve özgün bir vizyona sahip temiz bir film çıkarmış.

Serinin ikinci filminde Collins’e bırakılmamış senaryoyu yazma görevi. The Full Monty, Slumdog Millionaire ve 127 Hours ile takdirimizi kazanan Simon Beaufoy ile Little Miss Sunshine, Toy Story 3 gibi iyi yazılmış filmlerin senaristi Michael Arndt var, The Hunger Games: Catching Fire’ın arkasında. Daha ilk sahnesinden itibaren ritmi bir an olsun bozmayan, filme yöneltilebilecek her türlü soruyu cevaplayan, açıklamalarını yaparken sürprizleri bozup heyecanı da yok etmeyen senaryo devam filminin en büyük şansı olmuş bana kalırsa. Bu büyük bütçeli devam filmleri konusunda en son Christopher Nolan tarafından The Dark Knight Rises ile hüsrana uğradığımız için, The Hunger Games: Catching Fire franchising harikalarının iyi örneklerinden birine dönüşmüş.

Filmin basite kaçmayışı beni en çok memnun eden tarafı oldu açıkçası. Çünkü kim ne derse desin, Suzanne Collins’in yarattığı bu dünya pek de mantık sınırları içerisinde yer almıyor. O yüzden hem senaristlerin, hem de yönetmenin sizi ikna etmesini bekliyorsunuz. Catching Fire bu konularda başarılı olurken, düşme ihtimali olan tuzaklardan da bir bir uzaklaşıyor. İlk yarısında çok da gösterişli bir aksiyon sahnesi olmamasına rağmen gerilimli havayı asla bozmuyor. İkinci yarıda ise taarruza geçip ardı arkası kesilmeyen hikaye dönüşleriyle seyirciyi oturduğu koltuğa yapıştırıyor. James Newton Howard’ın başarılı müzikleri ve Jo Willems’ın sinematografisi de epey şey katıyor tabii Catching Fire’a. Lawrence’ın yenilikçi yaklaşımı onların varlığıyla etkili bir hale geliyor.

Kadroyla ilgili söylenebilecek pek bir şey olduğunu düşünmüyorum. Çok da performansa dayalı hikayelere sahip değil çünkü The Hunger Games serisi. Jennifer Lawrence’ı izlemek her zaman keyif verdiği için yine tüm güzelliğiyle aklınızı başınızdan alıyor zaten. İlk filmde karakterine hiç yakıştıramadığım Josh Hutcherson, Lawrence ile gerçek hayatta birbirlerini daha iyi tanımalarından olacak, bozuk kimyaları sebebiyle ağzımızda kalan o acı tadı yok ediyor. Liam Hemsworth’ün rolü oldukça kısa. Suzanne Collins’in bu karakteri ne zaman gerçekten kullanmaya başlayacağını merakla bekliyorum. Woody Harrelson, Elizabeth Banks, Jeffrey Wright, Stanley Tucci, Lenny Kravitz ve Toby Jones gibi tanıdık isimlerin varlığından zaten haberdarsınızdır. Ben öne çıkan diğer yan karakterleri sayayım istedim. Mesela Jena Malone bence çok doğru bir seçim olmuş ve Gale ile Peeta’dan daha ilgi çekici bir karakter çıkarmış ortaya. Donald Sutherland’in de tüm haşmetiyle etkisi altına aldığını ekleyeyim. Sam Claflin ve Philip Seymour Hoffman’ın son virajda yaptıkları atak, serinin sonraki filmlerinde neler yapacağını merak etmemize sebep oldu ayrıca.

Bu yılın büyük bütçeli işleri arasından sıyrılan The Hunger Games: Catching Fire, teknik anlamdaki diğer başarıları da (ses tasarımı ve makyaj) hesaba katılınca mutlaka sinemada edinilmesi gereken bir deneyime dönüşüyor. Evet, ikinci yarı çok kuvvetli olsa da son 20-25 dakikanın hızlı temposu pek de dört dörtlük değil. Ama beğendim mi? Kesinlikle. İlk filmden her anlamda kat kat iyi olması sebebiyle de 2014’de gelecek Mockingjay: Part I’ı (ve tabii 2015’in takviminde yer alan Mockingjay: Part II) merakla bekleyeceğime şüpheniz olmasın.

[B+]

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir