Birkaç Kötü Film #5

Birkaç Kötü Film #5

2013 sezonunun vasat yapımlarını bir araya topladığım Birkaç Kötü Film serisi kaldığı yerden devam ediyor. Daha önceki yazıları kaçıranlar için bir hatırlatma yapıp, berbat filmler çöplüğüne katılacak yeni üyelerimize geçelim.

some-girls-adam-brody-kristen-bell

 

The O.C. sayesinde tanıyıp sevdiğimiz, ama yeteneğinin sınırlarının farkında olduğumuz Adam Brody uzunca bir aradan sonra ilk kez bir başrolde karşımıza çıkıyor. Some Girl(s) evlenmeden evvel eski kızarkadaşlarını teker teker ziyaret edip özür dileyerek geçmişiyle olan hesabını kapatmaya çalışan genç bir adamı anlatmakta. Fikrin çok kötü olduğunu söyleyemem. Çıkış noktası doğru bir şekilde kullanıp daha etkili diyaloglar yazılsa belki filmi sevebilirdik bile. Ama Some Girl(s) berbat diyalogları üzerine fazlaca çalışmış, kötü oyunculuklarla vaktinizi çalan filmlerden bir diğeri. Kadroda Brody haricinde pek sevdiğmiz Emily Watson, televizyon izleyicisinin House ile Once Upon a Time’dan tanıdığı Jennifer Morrison ve Ruby Sparks’la ilgimizi çeken Zoe Kazan da var. Ama hiçbirinin de Adam Brody ile olan kimyası tutmuyor. Film inandırıcılıktan inanılmaz derecede yoksun. Before Sunset / Sunrise / Midnight serisini izlemiş olan senarist kendince entellektüel birikime sahip karakterler yaratmaya çalışmış; fakat hepsi de Bravo TV’nin reality şovlarından fırlamış yapay ev kadınlarını hatırlatıyor. Karşılaşacağım rezaletin farkında olduğum için büyük bir hayal kırıklığı yaratmadı tabii. Senaryonun her şeyden evvel geldiğini anlamak için güzel bir örnek. [D]

Kristen-Wiig-Annette-Bening-in-GML-PhotoCreditNicoleRivelli

 

Yapım aşamasındayken Annette Bening için Oscar tahminlerime dahil ettiğim, daha önce ismi Imogene olarak açıklanan Girl Most Likely ise aklınıza gelebilecek her türlü klişenin yanına birden fazla pek de zeki olmayan olay eklemiş. Yaşadığı hayalin aslında koca bir balon olduğunu ve etrafındaki insanların samimiyetsizliğini geç fark eden Imogene isimli ana karakterimiz, uzun zamandır arasının bozuk olduğu annesinin evine geri dönmek zorunda kalıyor. Gittiğinde odasını elinden almış olan kiracı ve yıllar önce bıraktığı yerde hayatına devam eden erkek kardeşiyle birlikte öldü zannettiği babasının izini aramaya başlıyor. Esasen birkaç ufak esprisi yok değil filmin. Güldürmeyi başaramıyor diyemem. Ama çok zorlama bir mevzudan ite kaka 100 dakika çıkarmaya çalışmaları göze batıyor. Annette Bening her filmde olduğu gibi burada da başarılı. Kristen Wiig’i çok sevmeme rağmen buradaki rolünden pek zevk alabildiğimi söyleyemem. Glee’nin kadrosunda yer alan Darren Criss ise ilk beyazperde çıkarması için doğru bir seçim yapamamış. Matt Dillon da kadroda severek izlediğim isimlerden biri oldu. Fakat filmin berbat finalinin başarısızlığında kendisinin ve canlandırdığı karakterin büyük etkisi var. [C-]

a-case-of-you-evan-rachel-wood-justin-long

 

A Case of You listedeki diğer filmlere göre sevmek için çabaladığım tek yapımdı galiba. Çok ilginç bir noktaya parmak basmaya çalışmış filmin senaristleri. Hayatımızın iyice içine giren sosyal medyanın etkisiyle karakterlerimizin nasıl etkilendiğini, birilerine kendilerimizi beğendirmek için düştüğümüz acınası halleri ve tabii gelişen dünyayla birlikte ikili ilişkilerdeki yeni komplikasyonları anlatmaya çalışıyor. Fakat tüm bunları tek bir karakter üzerine yüklediği için ortaya yavan ve fazla zorlayan bir tablo çıkıyor. Bir zamanlar Drew Barrymore’un sevgilisi olarak tanıdığımız Justin Long’un kardeşiyle kaleme aldığı senaryo yılın en hevesli eforlarından biri denilebilir. Başrolü de kendi üstlenen Long, bu ilk senaristlik denemesinde çuvallamış olsa da ilerleyen yıllarda gereğinden fazla alkışlanan Josh Radnor gibi fiyakalı bir festival yüzüne dönüşebilir bana kalırsa. Genç aktöre başrollerde Evan Rachel Wood eşlik etmiş. Ayrıca Peter Dinklage, Sam Rockwell ve Sienna Miller gibi ünlü yüzleri kısacık rollerde de olsa izleme şansı yakalıyoruz. Long’a bir sonraki senaryosunda görüşmek üzere diyorum. Ama ne yazık ki bu filme iyi not veremeyeceğim. [C-]

todolist

 

Parks and Recreation’daki rolünün üstesinden geldiği için Amerikalılar tarafından çok yetenekliymiş gibi lanse edilmeye çalışılan Aubrey Plaza’nın başrolünü oynadığı The To Do List‘e geldi sıra. Lise yıllarını başarılı bir öğrenci olarak geçirip üniversiteye başlamadan evvel cinsellik namına akla gelebilecek her türlü şeyi yapmak isteyen genç bir kızı anlatıyor film. Tabii ki de üsturuplu ve bakire kızımız, hormonlarının sesini dinleyip günden güne değişirken ona klişe bir şekilde hafifmeşrep ablası ile çirkinliklerine doyamadığınız arkadaşları yardımcı oluyor. Eleştirmenlerden ortalamanın üzerinde eleştiriler almış olduğuna inanamadığım bir rezalet. Plaza’nın havuzdaki çocuk kakasını yediği sahneden tutun da absürd boşalma sahnelerine kadar türlü türlü saçmalığı içerisinde barındırıyor. Belaltı komedilerin bugüne kadar gördüğüm en kötü örneği. Kadroda SNL’den Bill Hader ile Andy Samberg, The Perks of Being a Wallflower’dan hatırlayacağınız Johnny Simmons ve Kick-Ass ile yıldızlaşan Scott Porter var. Ayrıca televizyon izleyicisinin yakından tanıdığı Connie Britton, Alia Shawkat, Rachel Bilson, Danny Glover gibi yüzlere rastlamanız da mümkün. Hepsinin kariyeri için acı bir deneyim olmuş bana kalırsa. [F]

PARADISE MOV

 

Juno ile senaryo dalında Oscar alan Diablo Cody’nin, Hollywood’un yeni yıldızı olarak lanse edildiği dönemleri hatırlarsınız. Cicim ayları çabuk bitmiş olacak ki pek yüz bulamayan Jennifer’s Body ve Jason Reitman’ın en zayıf filmi Young Adult sonrası bu sefer de Paradise ile tüm hevesimizi kırıyor Diablo Cody. Bu sefer yönetmenlik koltuğuna da kendi oturmuş. Bir uçak kaza sonrası Tanrı’ya olan inancını kaybeden  temiz kalpli ana karakterimizin koskoca Los Angeles’da bulabileceği en iyi insanlarla yolu kesişiyor. Amerika’nın sevilen reality şovlarından Dancing with the Stars ile ünlenen Julianne Hough’a muhteşem İngiliz komedyen Russell Brand ve Oscar ödüllü yıldız Octavia Spencer eşlik etmiş. Hough’ın muhafazakar anne ve babası olarak ise Holly Hunter’la Nick Offerman’ı izliyoruz. Hemen söyleyeyim, Octavia Spencer’ın ilk kez başarılı olduğunu düşündüm bir filmde. The Help’deki vasat performansıyla aldığı Oscar’ın acısını hala atlatabilmiş değilim. Ama bu sefer Diablo Cody’nin arka çıktığını düşünüyorum kendisine. Beyaz kadının hikayesindeki bilge zenci karakteri canlandırıp bir de bununla dalga geçen espriler yapılmış çünkü. Çok iyi bir film olmadığı kesin Paradise‘ın. Bu altılı arasında dalga geçme amaçlı değil de cidden güldüren tek yapım olduğu da aynı derecede doğruluk payı içeriyor. [C-]

canyons

 

Lars von Trier’den sonra sinema dünyasının en kendini beğenmiş adamı olan Bret Easton Ellis’in yazdığı, bir zamanların başarılı senaristi (Raging Bull ve Taxi Driver) Paul Schrader’ın yönettiği The Canyons, geçtiğimiz Filmekimi’nde seyirci karşısına çıkmıştı. Lindsay Lohan başrolünde yer aldığı için filmin ne kadar kötü olabileceğini bildiğimden ben bilet almadım; ama sırf Awkward’dan tanıdığım Nolan Gerard Funk sebebiyle oturup izledim. Film büyük ihtimalle yılın en saçma hikayelerinden birine sahip. Gerilim olmaya çalışıyor, başaramıyor. Erotik sahnelerle açıklarını kapatmak istiyor, eline yüzüne bulaştırıyor. Araya birkaç tutkulu aşk öyküsü atıyor, ama onu da final sahnesindeki sinema tarihinin en vasat oyunculukları ve diyaloglarıyla unutturuyor. Kadroda birkaç porno yıldızı ve ufak bir sahneyle Gus Van Sant de yer almakta. Açılış sahnesi haricinde pek başarılı bir şey göremedim ben The Canyons‘da. İyi film kadar kötü film sayısının da oldukça fazla olduğu 2013’de Altın Ahududu Ödülleri’ni toplayabilecek yapımlardan biri olabilir. Tabii siz de Lohan’in uyuşturucu, alkol ve bol botoksla kaybolan mimiklerini filmi durdurarak yakalamaya çalışmak istiyorsanız önden buyrun. [F]

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

0 Yorum

  1. Geri İzleme: Birkaç Kötü Film #6 | Oscar Boy

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.