The Counselor

The Counselor

counselorRidley Scott’ın çok büyük hayranları olduğunun farkındayım. O yüzden onunla ilgili bir şeyler karalarken kelimeleri doğru seçmek gerekiyor. Fakat bir yandan da çok abartılmış bir yönetmen olduğuna inandığım için çenemi tutmak da zorlanıyorum. Alien, Blade Runner ve Thelma & Louise haricinde (biraz da Prometheus) bana göre kariyeri kötü değil, ama ortalama filmlerle dolu. Gladiator’ın Forrest Gump’la birlikte “benim için” Oscar tarihinin en abartılmış filmlerinden biri olduğunu hatırlatmama gerek yoktur sanıyorum. O yüzden The Counselor’ın da aslında bir beklenti yaratmaması gerekiyordu. Fakat Cormac McCarthy ismini görünce kafam allak bullak oldu. No Country for Old Men gibi bir başyapıt ve değeri bilinmeyen bir başka harika The Road ile her daim saygı duyduğum bir kalem McCarthy. İlk kez bir romanından uyarlanmayan, bizzat McCarthy tarafından beyazperde için kaleme alınan The Counselor kabullenmek istemesem de kariyerindeki açık ara en kötü metne sahip.

McCarthy’nin senaryosunun en büyük sorunu bir şey anlatmaması diye düşünüyorum ben. Her daim yazdığı diyaloglara kendine has bir derinlik eklemesine rağmen bu sefer aklına gelen fikirleri herhangi bir sıraya ya da kurala uymadan arka arkaya sıralamış. Filmin kavuşmak istediği temposundan bu kadar uzakta seyir alması herhangi iki sahne arasında tek bir bağlantı olmaması. Birinci yarıyı karakterlerini tanıtmak yerine sanki senelerdir oynayan bir dizinin yeni sezonu devam ediyormuş gibi tamamlayan McCarthy, ikinci yarıda da tek bir sebep sonuç ilişkisi olmayan olaylar zincirleriyle (ki bunların çoğuna tam olarak “olay” demek bile mümkün değil) doldurmuş. Büyük ihtimalle bu yıl izlediğimiz yapımlar arasında kafası en çok karışmış olan, kendini başyapıt olarak pazarlamaya çalışırken bir giriş ve gelişme inşa etmeyen tek film.

Ridley Scott’ın elinde iyi bir senaryo olmadığı müddetçe, pek de orijinal olmayan kamerasıyla yoktan var edemediğini zaten biliyorduk. Kaldı ki The Counselor’ın kurgu masasında yaratılacak bir harikayla toparlanabilme ihtimali de yok. Filmin bünyesinde iyi bir fikir bulundurmadığı konusunda hepimiz hemfikiriz sanırım. Çitalarla gerilimli bir atmosfer yaratılmaya çalışılmış, olmamış. Javier Bardem’i ufak makyaj hileleriyle bambaşka bir adama dönüştürmeye çalışmışlar, o da olmamış. Cameron Diaz’ın bir arabayla orgazm olduğu “vatoz” sahnesini çok olağanüstü bir şeymiş gibi kakalamaya çalışmışlar, o zaten hiç olmamış. Geçen yıl The Paperboy’da sınırları zorlayan ve senaryo olarak çok d umut vaat etmeyen bir yapımın kötü film klişeleriyle bambaşka bir hale sokulduğuna şahit olmuştuk. The Counselor ne yazık ki bunu da becerememiş. Yaz aylarında gösterime giren kötü bir aksiyon filmi kadar dahi olamıyor. Bütünlük duygusundan o kadar yoksun bir olay örgüsü var ki insan bu kadar yıldız ismin nasıl olup da böyle bir projede yer almayı istediklerini merak ediyor.

Filmin yıldızı kesinlikle Cameron Diaz. Bugüne kadar çoğunlukla vasat projelerde izledik ünlü aktrisi. Komedide daha başarılı olduğuna da şüphe yok. Fakat The Counselor’ın kariyerindeki en iyi performansı olduğunu söylemek kendisine haksızlık olur. Being John Malkovich, Gangs of New York, In Her Shoes ve Vanilla Sky’da daha iyilerini başarabildiğine şahit olmuştuk. Sadece buradaki rolü kendisine çok yakışmış. Tabii film de izlemekten keyif aldığımız tek karakter olmasının da büyük katkısı var. Michael Fassbender’ın karakteri filmin en zayıf halkalarından biri. Senaryo ana kahramanına üvey evlat muamelesi yaptığı için Fassbender’ın elinde işe yarar bir materyal olmamasına rağmen bu rolün üstesinden gelmek zorunda kalması üzücü. Brad Pitt ve Javier Bardem’in ne akla hizmet hikayeye dahil edildiğine dair en ufak bir fikrim yok. Pek sevdiğimiz Penelope Cruz ise kadınlara ikinci sınıf insan muamelesi yapan Hollywood’un şanına yaraşır cinsten bir karakteri canlandırıyor. Çok gözükmemesine rağmen Cruz’un karakteri mızmız ve aklında sevdiği adamdan başka bir şey olmayan silik halleriyle itici bir hal alıyor.

The Counselor’la ilgili söylenecek çok fazla şey yok. Ki zaten filmin de söylediği çok fazla şey yok. 120 dakikalık süresi boyunca 10 defa intiharın eşiğine sürükleyen, kati surette sinema salonuna gidip de vakit ayrılmaması gereken yılın en kötü işlerinden biri. McCarthy’nin bunu telafi ettiği günleri de görürüz umarım. Ridley Scott’la ilgili ise yorum yapmak istemiyorum. Hep aynı, anaakımın tüm klişelerini içinde barındıran, aksiyonundan başka bir şeyden beslenemeyen vasat filmlerine devam ediyor. 80’li yıllarda kaybettiği yeteneğini bulmasını umut ediyorum.

[C-]

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi yüksek lisansı için Imperial College'a başladı. Şimdi de University College London'da doktora yapıyor. Varı yoğu ödül sezonu. Evham ve düzen göbek adı. Çok konuşur, çok çalışır. Azıcık dili sivri. Mizah tutkunu. Gastronomik sevdaları için dağları delecek kadar gözü kara.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir