Birkaç Kötü Film #6

Birkaç Kötü Film #6

Bu“Birkaç Kötü Film”yazı serisi sanırım ilerleyen yıllarda C ve altında not verdiğim yapımlara uzun uzun yazılar yazmamak için kullanmaya devam edeceğim bir şey olacak. 2013’ün vasat yapımlarını kısa kısa incelediğim köşede daha evvel ağırladıklarımızı hatırlayıp günün konuklarına dönelim isterseniz.

PKLD_12400.CR2

Amerika’nın sayılı tarihi olaylarını sürekli çevirip çevirip farklı bakış açılarından anlatmasından siz de en az benim kadar sıkıldınız mı? Artık Abraham Lincoln ve John F. Kennedy suikastleriyle ilgili bir film daha izlersem kafayı yiyeceğim. Parkland, bu sefer elem olayın Beyaz Saray kısmını değil de Kennedy’nin hayatlarına farkında olmadan dokunduğu halktan insanların gözünden anlatıyor. Saldırıdan sonra kaldırıldığı Dallas Parkland Hastanesi’nden adını alan film, tam da ödül sezonu için çekilmiş hissi veren bir senaryoya ve kadroya sahip. Lakin daha ilk kez gösterildiği Venedik’te yediği darbeden sonra kimse Peter Landesman imzalı yapımı konuşmaz oldu. High School Musical ile ünlü olan Zac Efron filmin başrollerinden birini canlandırıyor. Sürekli olarak farklı roller seçmesini ve büyük bütçeli filmlerden ziyade bağımsızlarda yer almasını takdir etsem de Efron’un çok yetenekli bir aktör olduğunu düşünmüyorum. Burada da yine ortalamanın biraz üzerinde bir performans sergileyerek köşesine çekilmiş. Marcia Gay Harden’ın düşünceli halleri ve Paul Giamatti’nin artık yaka silktiren “endişeli adam” portresini tekrardan izlemek isteyen varsa önden buyursun. ÖzetleParklandiyi niyetli, fakat tam anlamıyla kötü bir film.[C]

The-Last-Days-on-Mars-2

The Walking Dead televizyonda epey ilgi görmeye devam ederken doğal olarak zombiler de, vampirlerden aldıkları bayrakla, 2000’lerin başında olduğu gibi tekrardan beyazperdeyi işgal ediyorlar. Bu seferki zombi hikayemiz Mars semalarında geçmekte. Gönderildikleri görevden dönmelerine bir gün kala gerçekleşen ufak kaza sebebiyle, Mars’daki astronotlarımız zombi tehlikesiyle karşı karşıya kalıyorlar. Neyse ki bir World War Z kadar yoğun bir istila mevcut değil. Sadece birbiriyle pek de uyuşmayan karakterlerimizin teker teker nasıl dönüştüğüne şahit oluyoruz. The Last Days on Mars‘ın senaryosunda klasik olarak bir esas adam, bir antipatik ama sevmekten kendinizi alamayatığınız yan karakter, bir en başta öleceği belli olan figüran, bir güzel kadın, bir şişman fakat fedakar astronot ve tabii ki senaristler tarafından hunharca harcanan (çok sevdiğiniz o aktör tarafından canlandırılan) fedai var. Evet, Mars’da zombilerin olması fikri kesinlikle merak uyandırıyor. Fakat birkaç Hollywood bilimkurgusu izlemiş olan birisi bile şu rezalet senaryoyu tek başına yazabilir. Kadroda pek sevdiğimiz Olivia Williams ve Weekend’den sonra en son Downton Abbey’de karşımıza çıkan, ilerleyen yıllarda çokça adından bahsettireceğine inandığım Tom Cullen var. Liev Schreiber ile Romola Garai ise başrolleri paylaşıyor. Fakat ne yalan söyleyeyim, filmin yardımcı oyuncuları bu ikiliyi gölgede bırakmış.[C]

still-of-matt-dillon-and-naomi-watts-in-sunlight-jr.-large-picture

Naomi Watts, kariyerine ne yapmaya çalışır? Adı bir türlü kesinleşemeyen Two Mothers / Adore / Adoration rezaleti ve özellikle Watts’ın performansı sebebiyle berbat eleştiriler alan Diana sonrası Watts bir kez daha bizi hayal kırıklığına uğratan bir filmde karşımıza çıkıyor. Sunlight Jr, aklınızdan hızla silmek istediğiniz vasat bir bağımsız olmuş. Ne amaca hizmet ettiğini tam olarak anlayamadığımız ana karakter Melissa, belden aşağısı felçli olan Justin’le mutlu bir hayat sürdürmektedir. Bu arada kasiyerlik yapmakta olan Melissa, eski erkek arkadaşı tarafından da fiziksel olmasa da bir şekilde taciz edilmektedir. Derken Melissa’nın hamileliği ortaya çıkar ve… Ve hiçbir şey olmaz! Nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan, söyleyecek bir söze sahip olmayan, kötü yazılıp tembelce yönetilmiş bir başka bağımsız işte. Watts’ın vasat performansı haricinde çok daha iyi roller hak ettiğine inandığım Matt Dillon ve The Walking Dead’deki favorilerimizden Norman Reedus var kadroda. Ama onlar bile bu enkazı kurtarmaya yetmemiş. [C]

PARANOIA

İnanın ben de Paranoiagibi filmlerin hala neden çekildiği hakkında en ufak bir fikre sahip değilim. Fakat yönetmen Robert Luketic’in kariyerine bakınca, kendisinin tarzının bu olduğunu anlamak zor olmuyor. Gereğinden fazla sevilen 21 ile The Ugly Truth, Killers, Monster-in-Law gibi berbat romantik komediler çekmiş kendisi. Bir tek Legally Blonde var ki onun da çok mükemmel bir komedi olduğu söylenemez. Yeni filmi ise henüz ağabeyi Chris Hemsworth gibi kendini kanıtlayamamış Liam Hemsworth’ün başrolünde yer aldığı, kötü bir 21. yüzyıl gerilimi. Ekipte Harrison Ford ve Gary Oldman gibi de iki duayen var ayrıca. Anlaşılan birileri paraya sıkışmış… Filmin kendince farklı bir kurgusu ve bir şekilde seyirciye yedirmeye çalıştığı inanılmaz itici bir yan romantik hikayesi var. Ama Paranoia bir bütün olmaktan çok uzak. Üstelik Liam Hemsworth ağabeyini özendiği için bu mesleği icra ediyor gibi duruyor. Kızgın ve kaşlarının oynamadığı gülen suratı haricinde başka bir mimiğini göremedim ben en azından. Bizde vizyona da uğradı sanırım. Gerçekten, kim gidip izliyor böyle filmleri?[D]

Crystal-Fairy1

Tam adı Crystal Fairy & the Magical Cactus and 2012olanCrystal Fairy, bu senenin kötü psikolojik gerilimlerinden Magic Magic’i de yöneten Sebastian Silva’nın diğer filmi. Hala The Maid’i yazıp yönetmiş bir adamın bu kadar vasat iki yapımı aynı sene içerisinde arka arkaya nasıl sıralayabildiğini anlayamıyorum. Bol bol uyuşturucu dolu, Şili’de geçen bir yol hikayesi denebilir kısaca filme. Egzantrik bir kadının komüne dahil olmasıyla birlikte kendince kompleks bir hale gelmeye çalışan, fakat yönetmenin vizyonsuz girişimleri sebebiyle kötü bir ergen rüyasına dönüşen sahnelerle dolu. Sektöre girdiği ilk günden beri aynı adamı canlandıran Michael Cera, Magic Magic’de olduğu gibi burada da yönetmen Silva’ya eşlik etmiş. Ama Crystal Fairy‘nin yıldızı kesinlikle Bağımsız Ruh’dan da adaylık alan Gaby Hoffmann. Bu arada simasının nereden tanık geldiğini de uzunca bir süre araştırdım. Sanırım The Good Wife’da konık oyuncu olduğu için hatırlıyorum az biraz kendisini. Filme dönersek… Eklenecek pek fazla bir şey yok. Silva’nın canı elindeki kötü senaryo taslaklarını filme çekesi gelmiş, o kadar.[C-]

SummerInFebruarygal

BBC ve ITV dizilerinde oynayıp inzivaya çekilen oyuncuları toparlayan İngiliz filmleri olur hani. Belli bir dönemi anlatan kostüm dramalarıdır genelde. Şöminede yanan odun sesi ve bolca klasik müzikle harmanlanmış, çoğunlukla iyi performe edilmiş; fakat vasat diyalogları olan yapımlar… İşte Summer in Februarybu grubun son temsilcisi. Bir yanda Downton Abbey’den ayrılan Dan Stevens, diğer yanda bir türlü hak ettiği üne kavuşamayan Dominic Cooper var. Onlara eşlik eden aktris ise Sucker Punch ve Lemony Snicket’s A Series of Unfortunate Events’den hatırlayacağınız Emily Browning. Bol entrikalı, bol skandallı, 20. yüzyıldan kalma bir aşk hikayesi anlatılıyor. Televizyon filmi olsa Emmy’ye bile aday olabilir belki. Ama beyazperde için fazla hafif, fazla sıradan bir iş olmuş Summer in February. Ama tabii arkasına aldığı pastoral harikalar gözlerinize ziyafet çekiyor. Belki kurallarına çok bağlı olan zorlama bir biyografi olmayı bıraksa daha çok sevebilirdim.[C-]

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi yüksek lisansı için Imperial College'a başladı. Şimdi de University College London'da doktora yapıyor. Varı yoğu ödül sezonu. Evham ve düzen göbek adı. Çok konuşur, çok çalışır. Azıcık dili sivri. Mizah tutkunu. Gastronomik sevdaları için dağları delecek kadar gözü kara.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir