Yan Odadan Filmler – All Stars S02E03: Kararsız Atom

Yan Odadan Filmler – All Stars S02E03: Kararsız Atom

Peruğunuzu, takma kirpiklerinizi, otrişinizi ve platform topuklu ayakkabılarınızı hazırladıysanız Yan Odadan Filmler’in yeni bölümü için kolları sıvayabiliriz. Yıldızlar karmasındaki 11 efsanevi yarışmacıdan 9’u kendi kaderlerini belirledikleri benzersiz All Stars konseptinde tek kişilik dev jüriyi ikilemde bıraktı bu hafta. İzlediğim her film demlendikçe ya kıymetlendi ya da acılaştı. Dolayısıyla Criticker’da bir ileri, iki geri derken anonymous runway mantığının da verdiği gerginlikle ecel terleri döktüm. Ama karar mekanizmam geç de olsa çalışmaya başladı. Önce hiç sevmediğim “Safe” damgasını alnına yiyen, haftayı hakkında konuşmaya değecek kadar iyi ya da kötü filmler önermeyen isimleri analım: Çağatay Kalyoncu, Mehmet Ferhan Meraler ve Onurcan Güden. Sahneden çekilebilir, Untucked odasında Molly’li kokteyllerinizi yudumlayabilirsiniz.

Geri kalanları yine alfabetik gerginliklere tabii tutacağım. Adem Güneş‘in risk ala ala suyunu çıkardığı Sita Sings the Blues ile bayramlık ağzımızı açalım. Daha Şükrü’nün It’s Such a Beautiful Day önerisinin üzerinden bir bölüm bile geçmemişken niye bu topa girdi Adem bilmiyorum. Sita Sings the Blues, minik bütçeli, seyircinin ilgi alanına girecek kadar ışıltısı olmayan bir Hint efsanesini anlatma derdinde, biraz pasaklı ve bariz hikâye kurma problemleriyle boğuşan bir animasyon. Motomot diyaloglardan espri sağma kabiliyetini takdir ediyorum. Jazz müzik ile bu kadar tezat bir kültürü buluşturması kağıt üzerinde şahane, ama uygulamasında ciddi tempo problemleri var. Inside Out ile Wall-E’yi bulundukları senenin en iyi filmi seçmiş birinden Sita Sings the Blues’u beğenmesini beklemek… Bilemedim.

Alfabetik sıranın şahaneliğine de bir bakın hele, Sita’nın bed melodilerinden Beril Demircioğlu‘nun neresinden bakarsanız bakın başyapıt hissiyatı veren The Servant‘ına. Sleuth’un yüzdüğü sularda sınıf farklılıklarından labirent inşa eden, esas adamlarını fare belleyip ecel terleri döktüren zihin burada da tüm anlatının tanrısı. Harold Pinter’in ortadan ikiye ayrılan, psikolojinin temel kavramları üzerinden hileler yapan filmi bu yarışmanın var olma sebebi aslında. Gizli hazineler istiyorum diye bas bas bağrınıyorsam tek ümidim The Servant gibi ince düşünülmüş işlerle karşılaşabilmek. İzlediğim günden beri gözüm üzerine yazılmış eleştirilerde, iki erkek ana karakterin homoerotik yakınlaşması üzerine açıklamalar arıyor. Kim kimin efendisi sorunsalı da bir kenarda etlerini şapır şupur yemek için dursun.

Kritiklere Emre Küçükenez‘le devam edelim. Yan Odadan Filmler bünyesinde önce birinci All Stars’da Repulsion, ardından yine Emre’nin önerisiyle kendi sezonunda Rosemary’s Baby izledim. Ve şimdi de seriyi The Tenant ile tamamlıyorum. Başından sonuna kadar Polanski’nin Polanski olduğunu bilmeyerek seyrin içine dalıp gittim ve Apartman Üçlemesi’ne Kafkaesk bir veda busesi kondurdum. Başladığı yerde biten, pek çok kez film dış mekanlara açılsa da klostrofobi hissini asla elinden bırakmayan ustaca bir klosür var burada. Dünya dışı sürreal varlıkları bu sefer ağza anılmadan tüyleri ürpertiyor ki bence The Tenant’ı Repulsion ve Rosemary’s Baby’nin üzerine koyabilen de tam olarak bu. Son çeyrekte geleneksel cinsiyet rollerini allak bullak etmesi, bireyin kimliğini ruh bilimsel pürüzler üzerinden sorguya çekmesi de cabası.

Geldik İlknur Akarı‘nın The Snake Pit seçimine. Yüksek not ibaresini konduracağım üçüncü filmi ararken, Olivia de Havilland’ın performansıyla büyülediği The Snake Pit’in diğer adaylara nazaran zihnimde daha derin yarıklar açması etkili oldu. Basit bir Hollywood melodramı var esasında karşımızda. Anastasia’da benzer bir formülasyonla romantik damar yakalayan Anatole Litvak, bu filminde ait olduğu dönem içerisinde çok da dillendirilmeyen bir hastalığı (ki filmin içerisinde yine de Virginia’nın teşhisini öğrenemiyoruz) ele alıyor. Öykünün bağlandığı, esas karakterin 12-13 Mayıs tarihine olan takıntısının anlatıldığı kısım epeyce zayıf. Ama Havilland’ın ekrandan taşan oyunu ve hiç ağzını açmadığı anlarda salt mimikleriyle tüm hissiyatı verebilmesi tımarhanedeki cefamızı çekilir kılıyor.

Oğuz Kayır‘ın en büyük şanssızlığı, uzunca bir süre izlemediğim meşhur bir filmi önermiş olması. Aynı dertten muzdarip pek çok yarışmacım olmuştu. Yıllar içerisinde oluşan beklentiyle bir fırsat bulup karşısına oturunca adı devleşmiş yapımların, ister istemez bir ten uyumsuzluğu yaşanıyor. Thelma & Louise, iki kadının kendini keşfetmek üzere yollara düşeceği bir film olacak, izlediğim en sağlam kadın öyküleri arasına adını yazdıracak derken doksanların uyduruk stüdyo filmlerinden biri çıktı karşıma. Susan Sarandon ve Geena Davis’in ağır şiveleriyle boğduğu, kiralık yönetmen Ridley Scott’ın otomatik pilota çektirdiği, Brad Pitt’in dahil olduğu kısım haricinde nefes almayan, tüm mizansenleri denenmiş bir yapım. En basitinden seksenlerde The Accused izledik, şimdi buna ne gerek vardı diye soruveriyor insan.

Ve son olarak Şükrü Söğüt‘ün Before the Rain seçimi var. Bu hafta ikiye, üçe ayrılmış anlatılar pek modaydı podyumda. Bosna’daki katliam sırasında, içerisinde bulunduğu savaş ortamının emarelerini hayatın farklı cephelerinde hisseden çiftlere odaklanıyor bu yapım. Yine başladığı yerde bitiyor, üç öykü de bir noktada kesişiyor. Yalnız kurgusu o kadar inorganik, yaşanan sevdalar evrensellikten o kadar uzak ki… Bana soracak olursanız, üç kısa film olarak apayrı kontekstler içerisinde takdir edilmesi mümkün materyal var bu Makedon ağıtında. Lâkin aynı düzenek içerisinde ne duysal ne de düşünsel düzeyde birbirine hizmet ettiğini düşünmüyorum Before the Rain’in. Biraz yavan ve ne yalan söyleyeyim sığ buldum.

Kararımı verdim. Beril Demircioğlu, tebrik ediyorum, bu görevin de birincisi sen oldun! Rakiplerin muhtemelen çalışma odasında işlerinin ters gitmesi için elinden geleni yapacak. Bavullarını kilitle, peruklarına dikkat et. Emre Küçükenez ve İlknur Akarı, sizlere de teşekkür ederim. Ama bu hafta ne yazık ki kraliyet çanları sizin için çalmadı.

Oğuz Kayır, artık risk alma zamanın geldi. Eleme potasındaki ilk deneyimin, umuyorum seni bir daha burada görmeyiz. Ve son ikili, Adem ve Şükrü. İkiniz de finale gidebilecek kapasitede yarışmacılarsınız, lakin bu hafta trikotajla hiçbir alakası olmamasına rağmen kader ağlarını sizin için önerdi. Şükrü SöğütShantay you stayAdem Güneş, now sashay away.


All Stars’da üçüncü görevin tam sıralaması şöyle:

Yarışmacı Film
(Yıl; Yönetmen; Ülke)
Not
Beril Demircioğlu The Servant
1963 | Joseph Losey
Birleşik Krallık

A+

Emre Küçükenez The Tenant
1976 | Roman Polanski
Fransa

A

İlknur Akarı The Snake Pit
1948 | Anatole Litvak
ABD

B+

Çağatay Kalyoncu Chungking Express
1994 | Wong Kar-Wai
Hong Kong

B+

M. Ferhan Meraler The Marriage of Maria Braun
1979 | Rainer Wener Fassbinder
Batı Almanya

B+

Onurcan Güden The Young Girls of Rochefort
1967 | Jacques Demy
Fransa

B+

Oğuz Kayır Thelma & Louise
1991 | Ridley Scott
ABD, Fransa

B

Şükrü Söğüt Before the Rain
1994 | Milcho Manchevski
Makedonya, Fransa, Birleşik Krallık

B-

Adem Güneş Sita Sings the Blues
2008 | Nina Paley
ABD

C+

Yoksa siz hâlâ All Stars 2 sayfasını ziyaret etmediniz mi? 

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.