Yan Odadan Filmler – All Stars S02E05: Paris, Texas, Londra, Yokohama

Yan Odadan Filmler – All Stars S02E05: Paris, Texas, Londra, Yokohama

RuPaul’s Drag Race ile kader ortağı yarışmam Yan Odadan Filmler, sanki harfi harfine orada olanlara uyması gerekiyormuş gibi All Stars 2’deki Phi Phi skandalına benzer pasaklı bir dramayı atlattı ve şimdi sağ kalanlarla film olimpiyatlarına kaldığımız yerden devam ediyoruz. Geçtiğimiz hafta iki kişi aynı anda elenince birinin geri geleceğinin haberini vermiştim. İç dünyamdaki Michelle Visage ile saz arkadaşları uzun tartışmalar sonucunda kararını verdiyse kapıları açalım ve kimin geri geldiğini görelim:

YAS QWEEN! Adem Güneş kendi sezonundaki ışıltılı karnesini hatırlatacak bir performans sözüyle yarışa geri döndü. Sezon öncesi bahis sitelerinde de favori olarak gösterilen Top 7 bundan böyle çok daha çekişmeli bir mücadeleye ev sahipliği yapacak. Geçtiğimiz görevde artık “Safe”lerin tükendiğinin, herkesin yorum alacağının ve karnesinin pembe, yeşil, kırmızı, mavi demeden bir şekilde renkleneceğinin haberini vermiştim. Şimdi peruklarınıza sıkı tutunun ve sağ baştan kim tepede, kim sürünüyor konuşmaya başlayalım. Gentlemen, start your engines and may the best who-man win! Category is… Nude Illusions… 

Madem yarışa geri döndü, Adem‘in önerisi Raise the Red Lantern‘den bahsedelim önce. Sinemasını izlediğim tek filmiyle yargılayıp hep uzak durduğum, aman canım bu adam da Çin’in Çağan Irmak’ı en nihayetinde diye dilime doladığım Zhang Yimou’dan melodram nasıl yapılır dersi izledim. Entrikaları bambaşka bir kontekst içerisinde emanet durabilecek öykü, kırmızı fenerlerin aydınlattığı koca avlulu bir evin içerisinde devleti, bireyi, kanunları ve yıllardır işlemekte olan mekanizmayı dört hanımlı bir adamla kadınları üzerinden eleştiriyor. Bambaşka bir kültürün 20. yüzyılın başlarındaki pederşahi bağnazlığını izlemek yetmezmiş gibi, baş kaldıranın hastalıklı muamelesi gördüğü ya da hasta edildiği bir ahkâm savaşıyla tüzel varlığı delik deşik ediyor Yimou. Demlenince başyapıt iması yapmaya başlarım artık.

Adem’in filmiyle kıyas kabul edebilecek bir öneri de Mehmet Ferhan Meraler‘in elinde. Akira Kurosawa’dan High and Low‘u uygun görmüş bu görev için. Meğer Seven Samurai, Ikiru ve Ran’e göre daha az bilinen bu Kurosawa filmi polisiye prosedürlerinin atasıymış. Olay örgüsü ve seyirciyi hazırlıksız yakalamak için planlanmış düzenbazlıklarına aşinayız ama ahlak terazisi, Şekspiryen draması, ağdalı hırsları bu filmi diğerlerinden farklı kılıyor. Bir de bu hikayenin Batı dilli bir romandan uyarlanmış olmasına rağmen zekice rötuşlarla asimile edilmesine hayran kaldım sanırım. Yimou’ya bakış açımdan sonra Kurosawa’ya yaklaşımım da değişti kısacası bu görevin sonunda.

Gelelim Beril Demircioğlu‘nun seçimi Victim‘e. Beril çalışan bir formül buldu ve aynı damardan filmler önermeye devam ediyor ama bu sefer itirazım var. Sosyolojik anlamda muhtemelen büyük önem taşıyan, hassas bir mevzuyu zevk sahibi bir vizyonla anlatan filme teoride söylenecek söz az. Ama ele aldığı meseleler pratikte flulaşmış, ıstırapla birlikte mecburi bir yakarışa dönüşmüş. Victim, modern toplumlarda eşcinsellerin gördüğü muameleyi kurcalayan kurgusal bir film değil sorunlarını gerçek hayattan kesitlerle belgelemek isteyen bir dokümanter olma hevesinde sanki.

Artık yarışma dahilinde her türün atasını izlemeye alışmış olmam gerek biliyorum; fakat İlknur Akarı‘dan The Walking Dead’in ilham kaynağı Night of the Living Dead gelince yine şaşkınlığımı gizleyemedim. Öncüllerle dolu film tarihinin bu zombili kalesinde tek bir filmde tüketip bitirilebilecek et yiyen ölü formülünün en abartısız, ışıltısız formu mevcut. Yoluna sonrasında Dawn of the Dead ve Day of the Dead ile devam eden George A. Romero bir B filmi klasiği üretmiş. Yalnız yıllar içerisinde banalleşmiş yanılsaması bir an olsun ilgimi ayakta tutamadı. Çok alakasız bir benzetme olacak, ama 1949 tarihli All the King’s Man’i hatırlattı bana yer yer. Zamanının ilerisinde, zamanımızın gerisinde.

Safe Yarışmacılar Daire Başkanlığı’nda uzun süredir görev yapan Çağatay Kalyoncu‘nun filmin adına yakışır şekilde risk alarak Fearless önermesini kesinlikle takdir ediyorum. Mesela bu manevrayı geçen hafta yapmış olsa ilk üçe bile oynayabilirdi. Ama özkütlesi yüksek filmlerin yanında biraz cılız kaldı. Manevi kayıp sonrası gelen kederle Peter Weir’dan daha iyi vals edebilecek bir yönetmen daha tanımıyorum. The Truman Show ve Dead Poets Society’nin bir tesadüf olmadığı da aşikar. Sadece Fearless kolayca kat edilebilecek yoluna suni engeller ekleyerek seyircisini çok oyalıyormuş gibi hissettim seyir boyunca. Buna rağmen Jeff Bridges’ın bugüne kadar gördüğüm en iyi performansı olduğunu da inkar edemeyeceğim.

Sırada Emre Küçükenez var. Uzun süredir biri önersin diye beklediğim filmlerle buluşmalarım çoğunlukla kötü sonuçlanıyor. Ama Wim Wenders’ın kelli felli şaheseri Paris, Texas‘da bambaşka bir öğreti var. Dolambaçsız bir yol öyküsü, derinden sarsan bir kendini keşfetme, özüne dönme, yaralarını sarma hikayesi bu. Hem yaralanan, hem de yaralayanı suçlamadan temellendirilmemiş duyguları açığa çıkarıyor. Sezon başında izlediğim Easy Rider’ı da gördüm biraz içerisinde. Üstelik burada daha öznel, ebeveyn – evlat ilişkisinin de devreye girdiği daha kutsal bir yitiş var. Bittiği anda başa sarıp tekrar izleme isteği uyandıran filmler fihristimize kaydetmekten başka bir seçenek yok elimde. Wings of Desire ile hatırlamayı tercih ettiğim Win Wenders yeni bir nirvana ile buluştu gözümde.

Ve son olarak Onurcan Güden‘den They Shoot Horses Don’t They‘i de konuşalım. Oscar için yapılmış gibi duran, ama içine girip katmanlı anlatısına hayran kaldığım 60lı ve 70li yılların filmlerine bayılıyorum. Burada da göz kamaştırıcı bir kadro, buhranını henüz üzerinden atamamış Amerika’da ölesiye rekabete ev sahipliği yapan kesintisiz bir dans müsabakası var. Hatırda kalan ortalama filmlerin tanrısı Sydney Pollack kariyerinin zirve noktasında yorgun düşmüş ülkesinin farklı kesimlerinden temsili bireyler alarak varoluşsal sorgulamanın orta yerine düşüyor. Ama filmin bel kemiği de Jane Fonda’nın performansı, bunu es geçmemek gerek. Duysal boşluğu etli performansıyla dolduruyor.

Sinan Çetin’in Film Gibi programında kapılar açınca çalan müzik ve boğaz kurutan sahte buharla sonuçları açıklıyorum. Adem ve Emre, bu haftanın damağımda iz bırakan filmleri siz iki sezondaştan geldi. Lâkin birinizin önerisi daha zatî bir yara bıraktı arkasında. Bu yüzden de seçimimi göz pınarlarımdaki muslukları bozan filme göre yapmak istiyorum. Emre, condragulations my dear, you’re the winner of this challenge! Adem, çok ama çok teşekkür ediyorum. Yarışa kayda değer bir skorla dönüş yapmış olman bile bir zafer hissi yaratır diye umuyorum.

FerhanOnurcan, you’re safeÇağatay aldığın riski tekrardan tebrik ediyorum. Artık en iyilerle mücadele ettiğin için sadece oyununu bir kademe daha artırman gerekiyor. Beril ve İlknur, son iki haftanın kusursuz ikilisini bu kadar erken burada göreceğim aklıma gelmezdi. O yüzden şaşkınlığımı size de tatlı bir sürpriz yaparak saklayacağım. Madem geçen hafta iki kişiye birden veda ettik ve düzen bozuldu, o zaman eleme programımdaki non-elimination hakkımı ikiniz için kullanacağım. Shantay, you both stay. *Çığlıklar, konfetiler, ağlaşmalar, vs.


All Stars’da kimsenin elenmediği beşinci görevin tam sıralaması şöyle:

Yarışmacı Film
(Yıl; Yönetmen; Ülke)
Not
Emre Küçükenez Paris, Texas
1984 | Wim Wenders
Birleşik Krallık, Fransa, Batı Almanya

A+

Adem Güneş Raise the Red Lantern
1991 | Zhang Yimou
Çin, Hong Kong, Tayvan

A

M. Ferhan Meraler High and Low
1963 | Akira Kurosawa
Japonya

A

Onurcan Güden They Shoot Horses, Don’t They?
1969 | Sydney Pollack
ABD

A-

Çağatay Kalyoncu Fearless
1993 | Peter Weir
ABD

B+

Beril Demircioğlu Victim
1961 | Basil Dearden
Birleşik Krallık

B+

İlknur Akarı Night of the Living Dead
1968 | George A. Romero
ABD

B

Yoksa siz hâlâ All Stars 2 sayfasını ziyaret etmediniz mi? 

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.