Sezonların Dalaşı Ep. 1: Çifte Prömiyer, Part I

Sezonların Dalaşı Ep. 1: Çifte Prömiyer, Part I

8 sezon, 48 yarışmacı, 340 film sonrası daha ne yapabiliriz diye düşüne düşüne geldik artık Yan Odadan Filmler’in final etkinliğine. Evet, reyting rekortmeni programımız En İyi Reality Show ve En İyi Sunucu kategorilerinde Emmy aldıktan sonra daha asırlarca devam etmeli, bu başarının sütü biraz daha sağılmalıydı biliyorum. Ama burası Hollywood değil, OBA Makarna’nın, O.B. tamponlarının ana toprağı Oscar Boy. Burada tutan formüllerin yerine, yeni olanı, yapılmayanı, yapmaya uğraşılmayanı ekmek diye yiyoruz. Bu bir senelik maceramız da tadında kalsın, keyfimize keyif katan yarışmamız ilkleriyle hatırlansın. Böyle veda konuşması yapar gibi oldum ama henüz kepenkler kapanmıyor. Merak etmeyin, her zamankinden daha kalabalık bir programla, Sezonların Dalaşı ile bir süre daha buralardayız.

8 sezonun kazananları ve ikincilerini bir araya getiren bu yeni macerada inşa ettikleri miras ile zihinlerimize kazanan sinema kurtlarını kuralları olmayan bir serüvenin içerisine atıyoruz. Her bölümde iki kazanan olacak ve aynı zamanda iki kişi de yarışmaya veda edecek. En büyük avantajları herhangi bir görev başlığı olmaması. Tek kısıtlama süre. Yarışmacılar verilen zaman sınırına uyduğu müddetçe dilediklerini önermekte özgürler. Ama tabii her sezonun kendine has bir tadı oluyor ya, bu sefer de önümde 16 kişilik bir kalabalık mevcut olduğu için prömiyerimizi ikiye bölelim, sekiz kişilik gruplarla ayrı ayrı yarıştıralım istedim ilk haftada.

Gelmiş geçmiş en şahane, en büyük, en cafcaflı galanın ilk ayağında yarışacak isimlere gelirsek… İki All Stars birincisi var öncelikle. Bir tarafta erken elenmenin acısını seyircinin favorisi olarak alan ve dişli rakiplerinin arasından ayrılan Cihan Ünsal, diğer tarafta ikinci All Stars’da daha görevlerin yarısı tamamlanmadan birinciliğini ilan eden Beril Demircioğlu. Aramızdaki tek birinciler onlar değil tabii. Skandallarıyla tanınan ikinci sezonun fatihi Ergin Kaytan ve film hafızası eksikliğiyle hatırlanan dördüncü sezonun tartışılmaz galibi Nihal Başeren de var. Buradaki isimlere iki kere final gören Murat Karakuş, yarışmanın gördüğü en arsız yaratık John Doe, ilklerin sezonundan All Stars 2’ye transfer olup büyük başarılara imza atan İlknur Akarı ve kayıp sezonu temsilen Muzaffer Çınar da eşlik ediyor. Herkes mücadeleye hazır ve nazırsa motorlarınızı çalıştırabilirsiniz.

Bayanlar ve baylar, kararımı verdim. Adını söyleyeceklerim bir adım öne çksın lütfen: John DoeBeril. İkiniz de sizi bir sonraki göreve taşımaya yetecek kadar puanlar almayı başardınız. Klişelerden klişe beğenmemek için “Safe” kelimesini Oscar Boy’un sıradaki sinefil starıyla yakıştırmadığımı da hatırlatmak istemiyorum, ama siz yine de aklınızın bir köşesine not edin. Şimdi çekilebilirsiniz. Geri kalan altı kişi bu görevin en yüksek ve en düşük notlarını alanları temsil ediyor. Teker teker kritikleri yapmaya başlayalım.

C to the İ to the H to the A to the hold it… N! Kendini referanslayan yarışmacıları ayrı bir seviyorum. Cihan ona tacın kapılarını açmış What We Do in the Shadows’un yönetmeni Taika Waititi’nin kariyerinden yardım alıyor yine. Bu sefer daha mazbut, daha yerel, daha küçük ölçekli bir öykü var elimizde: Boy. Yaptığı mizahı, hazırlıksız yakalayan güldürü anlayışını seviyorum Waititi’nin. Kafasının içi pasaklı insanlarını, belki bir sitcom yapılsa tutacak karakterlerini gündelik hayata adapte edebiliyor. Ama Michael Jackson ile ilişkilendirdiği bu büyüme maratonu seyircisine aman ne de şirin dedirtmekten başka bir şey yapmamış bu sefer. Keşfe çıkabileceği bir toprak kalmadı zaten coming of age türünün. İnsan bilincinden bağımsız hissiyatı da kuru olunca püripak neşesi haricinde bir edinime varmak namümkün.

Party City‘nin biriciği Ergin! Yine bir öz referans vaziyeti. Bana birinciliği garantilemiş Nicolas Roeg uğurumdur diyerek aynı filmografiden dibini koklaya koklaya yeni bir film, Walkabout önermek… Mantıklı. Alt dokumuz yine aynı, Avustralya kıtasından kırsal ve hatta çölden bozma bir bölge. Şeytanlarını çoktan kucaklamış bir baba iki evladını bilinmezin ortasına bırakıp kendini vuruyor. Sonrasında da doğayı, hayatı, mücadeleyi muhtelif simgelerle bellemeye koyuluyor abla kardeş. Ve aynı topraklar üzerinde yaşayan bireyleri bilhassa kullanıp dil bariyeriyle iletişim nosyonunu demlendiriyor. Başı sonu belli bir zaman aralığına canlı olmaya dair en mühim bilinmezleri sıkıştırabilmesi de takdire şayan.

Siyah beyazın kraliçesi, nostaljinin divası İlknur‘da sıra. Yolculuk bu sefer altın Hollywood çağına değil, direkt Atıf Yılmaz’ın Ah Güzel İstanbul‘una. Günümüzde bile hâlâ geçerliliğini koruyan bir lümpenleşme eleştirisi ama her şeyden evvel Sadri Alışık’ı kelli felli bir dramada izlemiş olmanın verdiği mutluluğu paylaşmak istiyorum. Turist Ömer’i ülkenin geri kalanı gibi sevgimle boğamıyor iken hele Yeşilçam’ın kıymetli bir aktörünü bambaşka bir anlatıda izlemek büyük bir keyif. Değişen, değişmek isteyen bir ülkenin ve fertlerin karşılaştığı bütün tümsekler var senaryonun içerisinde. İşin acı tarafı yerdiklerinin üzerinden yarım asır geçmiş olmasına rağmen varlığını sürdürmesi. Bu göz açıcı deneyim için filmi üretenlere ve beni zorunda kalmasam muhtemelen yolumun kesişmeyeceği filmle tanıştırmış İlknur’a teşekkürler.

Deneyimli erimiz Murat‘la devam edelim. Murat’ın durumu diğer yarışmacılardan biraz farklı. Bu konsepti öğrenince yarışmanın gerçekleştiği zaman zarfında askerde olacağından filmlerini önden yolladı. O yüzden dinamikleri takip ederek stratejik adımlar atamayacak. Bu halihazırda bulunan listenin karnesine nasıl etkiyeceğini ben de merakla bekliyorum. Ama şimdilik iyi bir başlangıç yaptığını söyleyebilirim. Dark City, uyanmak istemediğimiz stilize kabusların ağa babası. Bilimkurgu türünde son 20 yılda ne olduysa, meğer Alex Proyas’ın başyapıtından ilham almış. Gözünün önünde olup biteni doksanların milatlara dolu habitatında kanlı canlı hatıralarla, ışıksız bir perişanlığa dönüştürebildiği için Proyas’ı ayakta alkışlamak gerek.

Munila Luzaffer! Criterion’ın raflarına benim oynatma listeme yakıştığından daha çok yakan Saturday Night and Sunday Morning, tek kişilik dev jürinin müşkülpesent günlerinden birine denk geldi sanıyorum. Çünkü okudukça zihin açan bir değeri varmış bu filmin. İlham kaynağı olduğu filmleri, şarkıları, şiirleri öğrendikçe kendimi başka hayretlerin kollarına bıraktım. Esasında klasik değişen toplum, zihniyet, sosyal varlıklar olduğumuz için bitmeyen aidiyet ihtiyacımız, dünyaya, etrafa, kendimize kızgın olmakla ilgili üst orta sınıfa denk gelen bir başkaldırı mevzubahis. Ama yeryüzünün farklı parçalarında nefes aldığımızdan mı, başka dekatlarda türediğimizden midir bilmem kaygıları beni ırgalamadı.

Ve bu turun üçüncü çiçeği Nihal Gemini. Sezonlar ilerledikçe yarışmacılarımda queer filmlerin her versiyonunu çok seviyormuşum, hepsini el üstünde tutuyormuşum gibi bir algı oluştu. Halbuki özellikle bu alt türde pek fazla bulunan pasaklı, hem görüntüde hem de içerikte ucuz prodüksiyonlara tokum. Beautiful Thing‘den daha cilasızlarına da denk geldiğim için parçalarına ayırmak istemiyorum. Ama evet yine samimiyetsiz bir gösterişçilik bezeli performanslarda. Hisler sadece düzüşerek anlatılabiliyormuş gibi hep bir bakir ahlakı hakim. İlle de nispeten daha etli, daha komik hetero bir kadın, yan karakter de mevcut. Belki hitap ettiği kesimin sinema dizininde bir mihenk taşıdır; ama geçtiği coğrafya haricinde pek ilgimi çekmediği gibi bağnazlığının miladını doldurmuş olmasını diledim seyrim boyunca.

Mini mini tenkitlerim tamamlandığına göre seçim yapma vakti. Yarışmanın başında da söylediğim gibi her bölüm iki birincimiz ve iki elenenimiz olacak. Çifte prömiyerde ikiye bölünmüş olmamız da bir şey fark ettirmiyor. Önce iyi haberi vererek başlayalım. Ergin Needles ve Murat Michaels, tebrikler, bu görevin birincileri siz oldunuz! Bu tatlı başlangıcın devamının geleceğini umut ediyorum. İlknur Boxx, bu seferlik maviyi ucundan kaçırdın. Güvendesin.

Cihan Icunt, Munila Luzaffer ve Nihal Gemini aranızdan iki kişiye veda edeceğiz. Herkes bu noktaya büyük başarılar elde edip geldiği için birilerini elerken ne kadar kötü hissettiğimi bilmenizi istiyorum. Muzaffer, shantay you stayCihanNihal, bu görevin mağlupları sizlersiniz. Serüvendeki süreniz bu kadarmış. Benim gözümde ikiniz de starsınız. Now sashay away.

Hadi buradan ikinci prömiyere>>>

John Doe
JAMES WHITE
2015 | Josh Mond | ABD
B+
Beril Demircioğlu
THE UNBELIEVABLE TRUTH
1989 | Hal Hartley | ABD
A-
Cihan Ünsal
BOY
2010| Taika Waititi | Yeni Zelanda
B-
Ergin Kaytan
WALKABOUT
1971 | Nicolas Roeg | Birleşik Krallık, Avustralya
A
İlknur Akarı
AH GÜZEL İSTANBUL
1966 | Atıf Yılmaz | Türkiye
B+
Murat Karakuş
DARK CITY
1998 | Alex Proyas | Avustralya, ABD
A+
Muzaffer Çınar
SATURDAY NIGHT & SUNDAY MORNING
1960 | Karel Reisz | Birleşik Krallık
B
Nihal Başeren
BEAUTIFUL THING
1996 | Hettie Macdonald | Birleşik Krallık
C+

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.