Sezonların Dalaşı Ep. 5: İkinci Yarı

Sezonların Dalaşı Ep. 5: İkinci Yarı

Devlerin buluşması Sezonların Dalaşı’nda ikinci yarıya girmiş bulunmaktayız. Geçmişteki 8 şampiyon ve 8 zirve ortağının yarısı müsabakaya veda etti. Kalan sağlarla sadece süre sınırının olduğu Yan Odadan Filmler çekişmesi tüm hızıyla devam ediyor. Çember giderek daralırken çalışma odasında henüz ikinci sezon ekibinden tek bir kişinin dahi gitmemiş olmasına karşı büyük bir isyan var. John Doe, Ergin ve Murat’a karşılık birinci sezondan Tolga ile Cemal, dördüncü sezondan Onurcan ile Muzaffer, altıncı sezondan ise sadece Barış kaldı. Şimdi reyting almak için onları birbirlerine yolmaya davet ediyor ve hazırlanıp bu bölümün kritiklerini dizmek üzere ana sahneye geçiyorum.

Baylar (tek bir kadın kalmadı, ne acı), bu görevin sonucunda sadece iki kişi güvende. Birisi Cemal, diğeri ise Murat. İkinizi de Absolut’la şenlendirilmiş kokteyllerinizi yudumlamaya yollamadan evvel bir şey daha eklemek istiyorum. Murat, Yan Odadan Filmler’in bu efsanevi sezonuna diğerlerinden farklı bir şekilde eşlik ediyor. Bu fırsatı elinden kaçırmamak için filmlerini alternatifleriyle birlikte önceden yollayıp askerlik yollarını tuttu. Dolayısıyla Top 250 filmi önermesi sebebiyle elediğim queenleri hatırlıyor, ama Murat bu kuralı kanun edinmemiş bir sezonda yarıştığından bir Top 250 filmi göndermesini görmezden geliyorum. Hem iki alternatif sunmasına rağmen birinci sıradaki Cool Hand Luke’u kabul etmiş olmam benim de hatam. Geçmiş sezonlardan, bilhassa All Stars 2’den gelip beni avlamaya çalışanlar olur diye önlemimi alayım istedim.

Sıra en yüksek ve en düşük notları toplayan yarışmacılarla teker teker konuşmaya geldi. Çılgın baba Ergin Needles! Altmışlı yılların ardından biçimde yeni açılımlar yapmak isteyen bir akımın temsilcisini, Performance‘ı önermiş. Don’t Look Now ve Walkabout ile sevip bağrıma bastığım Nicolas Roeg imzalı bu kafası güzel film uyuşturucu etkisinde çekilmiş, yazılmış ve oynanmışçasına kural ihlalleri yapıyor. Gangster olarak sürdürdüğü, boğazına kadar boka batmış ana karakter geçmişini terk etmeye karar verdiği anda alakasız bir şarkıcının evinde, hippi kültürüyle iç içe yeni bir yaşam sürmeye başlıyor. Kasıtlı olarak yapılmış o kadar büyük uçuklukları, densizlikleri var ki Performance’ın büyüsüne kapılmamak imkansız. Bilhassa Mick Jagger’ın varlığıyla pekiştirilmiş, sabır sınayan kurgusuyla hayal ile gerçeği kesiştirmiş. Leziz!

En dipten başlayıp karnesine geçtiğimiz bölüm görev birinciliği ekleyen Muzaffer‘e geçelim. Bu hafta yürek yiyip gelen Muzaffer, İtalyan Sineması’nda nadir istisnalar haricinde başını sokacak yer bulamayan bana, Roberto Rosselini imzalı bir klasik yollamış. Biraz araştırınca ekonomik kısıtlamalar sebebiyle gerçek insanlarla ve mekanlarda çekildiğini öğrendiğim Rome, Open City‘nin hissedilir bir belgesel havası mevcut. Kariyerinin sonraki aşamalarında biçimsel takıntıları çok su yüzüne çıksa da filmografisinin başlangıç noktasında görsel manada daha nötr bir bütünlük mevcut. Lakin tarihten alınmış sayfalarla hikâye anlatabilmenin büyüsüne biraz olsun kapılmadan ansiklopedi gibi bilgi verilmesi bana pek yaramadı. Unutmadan, tüm zamanların en iyileri arasında adı geçen bu yapımın diyaloglarındaki yapaylık neden hiç konuşulmuyor?

Geçen haftaki Franz Kafka kabusu Muzaffer’den gelmişti. Bu sefer de Kafkaesk hava alanına Onurcan giriyor Seconds ile. Kült filmlerin mimarı John Frankenheimer imzası taşıyan bu neredeyse başyapıt, orta sınıfa denk düşen hayatının bunalımından bıkmış bir adamın “Şirket” adı verilmiş bir kurum ile geçmişini unutması, yeni bir kimlik alması üzerine kurulu. Rock Hudson’ın can verdiği buhranlı ana karakter her şeyi bir kenara bırakıp başarılı bir ressam oluyor. Sonrası yeni bir kabusun cilalanmış hâli. Psikolojik gerilimler meğer yıllar öncesinde çağ atlamış da biz 21. yüzyılda iyisini izliyoruz zannetmişiz. Bir de dönemin ana akım kasıntılıklarına hakim iseniz, kısırlaşmaya yüz tutmuş bir zaman aralığından böylesine sonsuz değere sahip bir bilimkurgu çıktığı için iki kat mutlu oluyor insan. Nefes aldırmadığı, kapana kıstırdığı, ter döktürdüğü her ana selam olsun.

Tolga, ilk kraliyet üyemiz… Ne yazık ki bu hafta önerdiği filmi gördüğüm anda bir intihar teşebbüsü mü acaba bu diye düşündüm. Christopher Walken ile Sean Penn’in filmografileri boyunca canlandırdığı karakterlerin ya da halk tarafından üzerlerine yapıştırılmış tiplemelerin parodisi gibi At Close Range. Seksenli yıllarda beyazperdeye binlerce defa konuk olmuş suçla iç içe bir aile portresi mevcut. Ama ne bağlar sağlam, ne motivasyonlar gerçekçi, ne de karakterler üç boyutlu. Eğlendiğimi itiraf etmem gerek tabii, tamamen yanlış sebeplerden. Walken’ın bugüne kadar yapılmış taklitlerini haklı çıkarır gibi oynaması, Sean Penn’in her filminde rastlayacağınız jest setinden çalışları bu sözde dramayı, istemsiz bir komediye dönüştürüyor. Ve belki de sırf bu yüzden, istemeye istemeye çöp klasik oluşu yüzüme bir gülümseme yerleştiriyor. Biraz Kathryn Bigelow’un Point Break’i kıvamında, yalnız epey kafasız.

Rakiplerine kabus olacağını sezon başında defalarca söyleyen Barış ise tercihini The Devils‘dan yana kullanmış. Böylesine cümbüşlü, tuhaflıktan ve tezattan güldürü çıkarmayı başaran filme az rastlanır. Epik bir kurmacanın en şahane temsili düpedüz. Adiliği kucaklamış, sinemada devrimi ağzına sakız yapmış. Peter Greenaway’in öncülü. Muhtemelen bu sabır zorlayan aşırılığa benim tahammül etmem ve yaptığı budalalıkları, meczup görselliğini sevmem eşref saatime denk gelmesiyle alakalı. Ağır dramalarla bezeli bir sezonda vaha gibi karşıma çıkmasının avantajıda olabilir, kim bilir. Kesin olan şu, The Devils kanıyla, teriyle zihnime güzel kazındı. Barış bir kez daha film hafızasının başı sonu olmadığını kanıtlıyor.

Son durak, adını ağzıma alınca tüylerimi diken diken eden fosforlu bela John Doe. Hırsından rakiplerinin bavullarına kaşıntı tozu koyan John Doe, The Thin Blue Line sonrası mutluluğu Leos Carax filmi The Lovers on the Bridge‘de de bulamıyor. Pasaklı ve başına buyruk anlatıda yine lineer tek bir hikâye uzantısı yok. Anlıyorum, Holy Motors sevdamı bu antipatikliği eline almış aşklarla pekiştirmem gerek. Fakat absürt seçimleri, geceyle gündüzü yer değiştirmiş karakterlerinin yerine kendimi koymam için yeterli olamıyor. Aynı hafta içerisinde The Devils’ın sürrealliğini kucaklayıp Carax’ın yarattığı pembesi karaya bulanmış dünyayı beğenmemem de benim müşkülpesentliğim olsun. Filme adını veren köprü tüm ilkel duyguları gün yüzüne çıkartan keyifli sahnelerde hep baş kahraman. Ama gerisi “benim için” epey yavan hesaplaşmalarla dolu.

Lafı fazla uzatmak istemiyorum. Ergin, bir kez daha görevin galiplerinden olmaya çok yaklaştın ama yıldızı senden daha çok parlayanlar mevcut. GüvendesinBarış Monsoon ve Onurcan Matel, tebrikler! Film hafızama hiç unutulmayacak iki başyapıt bağışladınız. Şimdi çekilebilirsiniz.

Kelle uçurmak her zamankinden zor olsa da John Doe Belli, Muzaffer Luzon ve Tolga the Drag Queen‘den ikisine veda etmek zorundayız. John Doe, Leos Carax hesapların doğru sonuçla buluşmadı. Muzaffer, İtalyan Sineması’nın seni yüz üstü bırakacağı tek yerde olduğunu unuttun. Tolga, seçimin Sezonların Dalaşı için yeterli özkütleye sahip değildi. Tick tock, tick tock, tick tock… John Doeshantay you stay. Bu da Muzaffer ve Tolga için yolun sonu göründü demek oluyor. Vedalar beni de zorlamaya, yormaya başladı. Timsah gözyaşlarımı dökmeden, now sashay away.

John Doe
THE LOVERS ON THE BRIDGE
1991 | Leos Carax | Fransa
B
Barış Yücel
THE DEVILS
1971 | Ken Russell | Birleşik Krallık
A
Cemal Akçiçek
JOAN RIVERS: A PIECE OF WORK
2010 | Ricki Stern, Annie Sundberg | ABD
B+
Ergin Kaytan
PERFORMANCE
1970 | Donald Cammell, Nicholas Roeg | Birleşik Krallık
A-
Murat Karakuş
COOL HAND LUKE
1967 | Stuart Rosenberg | ABD
A-
Muzaffer Çınar
ROME, OPEN CITY
1945 | Roberto Rossellini | İtalya
B-
Onurcan Güden
SECONDS
1966 | John Frankenheimer | ABD
A
Tolga Karakayalı
AT CLOSE RANGE
1986 | James Foley | ABD
B-

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.