Yan Odadan Filmler S07E01: Efsane Geri Döndü!

Yan Odadan Filmler S07E01: Efsane Geri Döndü!

Şu satırları yazarken kafamın içinde Gloria Estefan’ın “Conga” isimli parçası çalıyor. Come on shake your body baby diye dünyaya fazla gelen enerjisi bana akmış, ben de içim içime sığmazken kendimi çılgınca haz duyduğum eski bir aşkımın kollarına fırlatmışım gibi. Bir madde bağımlılığım da mevcut değil ki ah benim canım uyuşturucum diye sayıklayayım… Nasıl özledim kokusunu, rutinini, tartışmasını, ihtilafını Yan Odadan Filmler’in anlatamam. Ve bir avazda tamamlayıp rafa kaldırdığım serüveni sırf önüne geçemediğim hasretime iyi gelsin diye fânilerin arasına geri çağırdım. Bilen bilir, Yan Odadan Filmler benim reality show aşkımla dünyaya gelmiş online bir yarışma. Daha evvel altı normal, üç de özel sezon yapıp yüzlerce film izledim, sayısız güzel insanla tanıştım sayesinde. Ve Oscar Boy’un bir parçası hâline gelmiş bu şahane buluşumun (kusura bakmayın biraz kendimi övdüm)  yanıbaşında yine çılgınca huzurlu ve heyecanlıyım.

Ödül sezonu malum bitmek üzere. Ve benim de film izlemek için yeni bir metodolojiye ihtiyacım var. Dolayısıyla Yan Odadan Filmler’in geri dönüşü biraz da yol haritası arayışımla alakalı. Birbirinden bilgili yarışmacılarım sayesinde, bu sefer tamamen eksiklerime uygun dolambaçsız görev başlıkları seçeceğim yeni döneme hızlı bir giriş yaptık. 2017 sinema yılı rafa kalkmış, ben zaten kendi ödüllerimi açıklamışım, Oscar’da da kimlerin altın heykelciklerle buluşacağı üç aşağı beş yukarı belli. E o zaman neden ilgimi alakamı galibine film ansiklopedisinden hâllice bir kitap hediye ettiğim online şovuma yönlendirmeyeyim, öyle değil mi? Tek kişilik dev jüri olarak RuPaul’u beden belleyip harekete geçeyim ben yavaştan izninizle. İlk görevimiz de biraz kim ne vaat ediyor, onu görmek amaçlıydı. Sadece süre ve yıl sınırı vererek benim beğeneceğime can-ı gönülden inandıkları bir film sunmalarını istedim sekiz kraliyet aday adayından. Öneriler geldi, filmler izlendi, sonuçlar belli oldu. Hadi başlayalım!

Bunun bir film eleştirisi platformu olmadığının altını çizerek bir reality show mantığıyla ilerlediğini de hatırlatayım önce. Sadece yüksek ve düşük not alanların tavsiyeleri hakkında birkaç kelam edeceğim her zamanki gibi. Sosyal medyadan tanıdığım yüzlerin yanı sıra bloga yorumlarıyla renk katmış isimler ve bu yarışma sayesinde tanıştığım birkaç kişiyle dolu kadro. Aman arkadaşı var, aman şunu tanıyor, bunu ediyor skandallarından uzak olduğumuzu hatırlattığımıza göre çeneye geçiyorum. Feyza Kara ve Mesut Gül, bu görevde sizi bir sonraki aşamaya taşımaya yetecek kadar puan elde ettiniz. İkiniz de güvendesiniz. Yalnız “Safe” kelimesinin Oscar Boy’un sıradaki sinefil süperstarına yakışmadığını hatırlatmak istiyorum. Taç için mücadelede hedeflerinizi büyütmeye bakın.

Kalan beyler… Alfabetik sırayla gidelim bakalım. Atakan Göktepe, kitabevinin Young Adult rafında yıllardır satılmadığı için sayfaları sararmış bir romana benzeyen Ginger Snaps çok ama çok talihsiz bir başlangıç oldu. Genç olmak üzerine kadın perspektifinden bedenimiz ve zihnimizdeki kaçınılmaz değişime çok orijinal bir tavırla yaklaşıyor aslında film. Doğaüstü yaratıklar ve ölüm kavramına takılıp kalmış iki genç kız. 2000ler’in başı için neredeyse yenilikçi sayılır. Ama burada çok acemice kotarılmış, menstrual döngüye kadar uzanan metaforlarla dolu kokmuş bir çorba var. Çakal yapışmış gibi çığlık atan karakterlerini hormon dopingli finaline ışınlayıp B tipi lise filmlerinden medet umuyor. Koca bir anlamsızlık bütünü. Kaprisli, bunalımı klas gören iki tahammül edilemez varlığın kulak tırmalayıcı senfonisi. Ve bir de şey… Burada Razzieler’den koleksiyon yapabilecek bir performans çöplüğü var, farkında mıyız?

Cemil Karaduran, Oscar’ın yabancı film arşivinden Bosna Hersek’e ödül getirmiş No Man’s Land ile denemiş şansını. Bu kategorinin tarihi, geçmiş yıllarda pek çok yarışmacıya yardımcı oldu aslında. Ama Tanovic’in anlatısında üçüncü dünya ülkelerindeki kültürel elverişsizliğe ve bundan sebep faşizme aşina olduğumuzdan, tüm politikası bizim topraklara değil de Amerikan pazarına hitap ediyormuş gibi hissettim. Bu aralar örneği çok bu tip sipariş usulü filmlerin. Dostluk, kardeşlik türküleriyle oryantalizmin sesi yükseltilerek göz boyanıyor. Neyse ki No Man’s Land bu noktada Avrupa’ya daha yakın durmanın ekmeğini yiyor. Ama savaş karşıtı bir film çekerken de bu kadar yersiz dramayla, emanet duran mizansenlerle hikâyeyi boğmanın bir anlamı yok bana sorarsanız. Ne acıdır ki bu film 2001’de değil 2017’de gösterime girmiş olsa yine ödüllere boğulacaktı. Küçük bir ugh armağan ediyorum Tanovic’e.

Bu alfabetik sıra işi bu hafta biraz enteresan bir tablo oluşturdu, çünkü sıradaki isme de düşük not verdim. Emre Altıntaş, beni Atakan’ın önerisi kadar şaşırtan bir seçimle giriş yaptı yarışa: Daglicht. Yani ne desem bilmiyorum açıkçası. Çünkü bence film de ne dediğinin pek farkında değil. Sadece eline geçmiş senaryoyu inanılmaz lineer bir anlatım biçimiyle başından savmak ve evine dönmek istiyor. Yalnız Ginger Snaps’e oranla daha takdir ettiğim bir görsellik ve inandırıcı olabilmeyi başaran oyunculuklar var karşımızda. Dil bariyeri sebebiyle bilhassa Avrupa kuzeyinden çıkan gerilimlere, onların coğrafyasına has nadanlığı da eklediğinizde çabucak yelkenleri indirebileceğiniz öyküler çıkabiliyor. Fakat Daglicht’de ahmakça bir ajitasyon, delik deşik bir olay örgüsü ve bundan da beteri seyirci yesin diye takla atılan çok sahte bir mesaj var. Migros’un VCD sepeti bu Hollanda vasatlığını bekliyor olacak.

Bir anda övgülere geçeceğiz şimdi. Yüksek not alanlardan önce Nihat Kocakaya‘nın The Woodsman önerisini konuşalım. Bir kere her şeyden evvel kaçırdığım için pişmanlık duyduğum, iyi düşünülmüş bir Kevin Bacon performansı saklı bu filmde. Daglicht’le arka arkaya izlemek de güzel bir kontrast oluşturdu. Kabul, The Woodsman meselenin ağızları açık bırakacak bir tepki alabilme kısmına çok odaklı. Fakat twistini güzel sakındığı gibi çocuk tacizcileri de insan demek yerine, ne kadar yakınınızda olduğunu fark edemezsiniz kısmına odaklanıyor. Bacon’ın kendiyle yüzleşmesine sebep olan kavga sahnesi de 100 dakikanın özeti olarak ele alınabilir. Belki karakterin psikolojisini açmaya çalışırken aynı örnekleri tekerrür etmiyor olsa daha yüksek bir notla bile uğurlayabilirdim.

Salih Erdal Arslan‘ın bu haftaya uygun gördüğü Away from Her tercihi, Oscar’ın yakın tarihindeki eksiklerim arasında en önemlilerden biriydi. Bu açığı kapattığı için teşekkür ederek başlayayım söze. Yine performans odaklı bir film var karşımızda. Julie Christie, neden bir efsane olduğunu hatırlatırcasına aynı meseleye kendini adamış filmlerdeki aktörlerin, aktrislerin yerine alık alık etrafa bakınmayıp karakterine bir anlam kazandırmaya çalışıyor en yolunu kaybettiği anda bile. Tabii Sarah Polley’nin neden bu kadın daha fazla film çekmiyor çığlıklarımıza da mahal veren usta kalemini es geçmemek lazım. Alzheimer ve benzeri hafıza kaybı hastalıklarından bağımsız, hayatın son çeyreğine dair de tatlı sert söylemleri var ayrıca. Polley bu tür öykülerin ailevi katmanlarında patinaj yapıp tozunu yutturmaya alışık zaten.

Ve bugün konuşacağımız son film, Sonat Ündaş‘tan Tomboy… Kişisel sinema tarihimin mihenk taşlarından Céline Sciamma imzalı öykü çok zamanlı çıktı karşıma. Laurie Frankel’ın This Is How It Always Is isimli kitabını yeni okudum. Tabii orada trans çocuğa değil, ebeveynlerinin perspektifine yer veriliyordu. Ve okurken hep neden bu bayağılaşma arzusu diye sordum durdum. Yalnız Tomboy’u da izleyince mânâ kazandı kitap gözümde. Böyle bir seriyi tamamlamışım ya da uyarlandığı materyali hazmetmişim gibi hissediyorum. Bunun haricinde biraz da kalbimi kırdı Tomboy. LGBT ile ilgili kendimi eğite eğite haddimi aşan bir hassasiyet kazandım bilhassa çocuk yaşta kim olduğunu keşfedenlere, kafası karışanlara karşı. O halı sahada, minicik hayatında ilk kez özgürlüğün tadına baktığı sahne içime oturdu.

Düşüncelerimi toparladım, seçimimi yaptım. Salih Erdal Arslan ve Sonat Ündaş, ikinize de harika önerileriniz için teşekkür ediyorum ama bu görevin birincisi Nihat Kocakaya oldu. Üçünüzün de bir sonraki aşamada ne yapacağını merakla bekliyor olacağım. Başarılarınızın devamını dilerim. Sahneden çekilebilirsiniz.

Bottom 3… Cemil Karaduran, kötü bir tercih değil ama sıralamada notun seni buraya düşürdü. Merak etme, güvendesin. Atakan Göktepe ve Emre Altıntaş, ikinizin de seçimleri Yan Odadan Filmler tarihinin en kötüleri arasına girmeye aday. Ama biriniz rekoru kırıp zirveye yerleşti. Kusura bakma Atakan, ne yazık ki elenen sen oldun. İçimden bir ses henüz ortaklığımızın bitmediğini söylüyor. Tekrar görüşmek üzere, now sashay away.

Atakan Göktepe
GINGER SNAPS
2000 | John Fawcett
F
Cemil Karaduran
NO MAN’S LAND
2001 | Danis Tanovic
C+
Emre Altıntaş
DAGLICHT
2013 | Diederik Van Rooijen
C-
Feyza Kara
EDI
2002 | Piotr Trzaskalski
B
Mesut Gül
PARIS 05:59: THÉO & HUGO
2016 | Olivier Ducastel & Jacques Martineau
B-
Nihat Kocakaya
THE WOODSMAN
2004 | Nicole Kassell
B+
Salih Erdal Arslan
AWAY FROM HER
2006 | Sarah Polley
B+
Sonat Ündaş
TOMBOY
2011 | Céline Sciamma
B+

YarışmacıYaşŞehir123456Sonuç
Cemil Karaduran22İstanbulLOW      
Emre Altıntaş31AnkaraLOW      
Feyza Kara25İstanbulSAFE      
Mesut Gül24İstanbulSAFE      
Nihat Kocakaya24BursaWIN      
Salih Erdal Arslan16AdanaHIGH      
Sonat Ündaş33İstanbulHIGH
Atakan Göktepe22İstanbulELIM      

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi yüksek lisansı için Imperial College'a başladı. Şimdi de University College London'da doktora yapıyor. Varı yoğu ödül sezonu. Evham ve düzen göbek adı. Çok konuşur, çok çalışır. Azıcık dili sivri. Mizah tutkunu. Gastronomik sevdaları için dağları delecek kadar gözü kara.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir