Yan Odadan Filmler S09E01: Maksatsız Narkolepsi

Yan Odadan Filmler S09E01: Maksatsız Narkolepsi

Yan Odadan Filmler’in yepyeni bir sezonuna daha hoşgeldiniz! “Yine mi bu yarışma?” diye çıldıranların sesini duyar gibiyim. Ama UMRUMDA DEĞİL. Yapılan başvuruları değerlendirmeye alıp sekiz yarışmacı buldum bir kez daha kendime. Bu sefer sosyal medyadan aşina olduklarımın sayısı epey az. O yüzden herhangi bir beklentim olmadan yapıyorum başlangıcı. Gerçi son iki sezonda Film Twitter evreninden yarışmama ışınlananların erken vedasıyla ufak bir hayal kırıklığı yaşadığım için kim olursa olsun arkama yaslanıp sadece önerileri izlemeye odaklanacak ve yarışmacıların isimlerinden bağımsız düşünmeye çalışacaktım ama böylesi işimi daha da kolaylaştırdı.

Hiç lafı uzatmayayım bence. 110 dakika sınırı koyduğum ilk görevimden bahsetmem gerek zaten. Yan Odadan Filmler tarihinin verdiğim puanlara göre ortalama alındığında en kötüsü olmayı başaran dokuzuncu sezon prömiyeri ne yazık ki istediğim kadar ihtişamlı olmadı. Uykulardan uyku beğenmiş olsam da önerebilecekleri film havuzunun giderek küçüldüğünün farkında olduğumdan sezonun geri kalanında beklemeye devam edeceğim açıkçası. Hemen bu haftayı “Safe” tamamlayanları açıklayayım: Ekin Bilge, İhsan Şahin ve Şakir Yıldız. Elde ettiğiniz skorlar sizleri bir sonraki aşamaya taşımak için yeterli oldu. Şimdi Untucked Lounge’a geri dönüp kokteyllerinizi yudumlayabilirsiniz.

Mehmet Demircioğlu‘nun kritikleriyle keselim kurdeleyi madem. Mehmet, yarışmaya adını daha önce hiç duymadığım bir Olivier Assayas filmini, Clean‘i önererek başlamış. Clean, filmlerini son çeyrekte çözmeye bayılan yönetmenin yine aynı metotları kullanan bir başka yapımı. Cannes’da yaptığı prömiyerinin ardından başrolü Maggie Cheung, hakkıyla kadın oyuncu ödülünü göğüslemiş hatta. Filmin hissettirdiklerine döndüğünüzde ise,farklı bir kültürde sıfırdan var olmaya çalışan tipik karakter çalışması var. Assayas, öyküsünü ana karakterinin etrafına örmekle kalmayıp muhattaplarını seyirci bırakmak yerine, hayatının akışını değiştirebilmek için üstün bir mücadele sarf eden başrolü gibi düşünmenizi, kendinizi onun yerine koymanızı istiyor. Senaryonun çok alışılmadık bir yöne saptığını söylemek mümkün değil. Fakat oyuncularının anlattığı insanları tamamen kucaklamasına izin vererek belgeselden bozma, bir hayal ürünü olduğunu da unutturmayan bir iş çıkarmış. Ah o tempo problemi de olmasa…

Salih Yavuz Yaman ise direkt bu senenin filmlerinden birini, The Death of Stalin‘i önermiş. Veep ve öncesinde de hem The Thick of It, hem de In the Loop ile hayranlık beslediğim Armanda Iannucci’nin imzasını taşıyan yapım o alıştığımız kara mizahı yine politik bir arka plana oturtuyor. Filmi izledikten sonra Rusya’nın tarihine çok hakim olmadığım için biraz araştırma yapıp ne tür yorumlar aldığına göz attım. Ne acıdır ki Iannucci’nin üslubundan habersiz bir grup yarım akıllı, oturup filmin taşıdığı gerçeklik payı üzerinden eleştirilere girişmiş. Çocuklar… Neyse. Asıl meselemize dönelim biz. Zannediyorum yer ve zaman açısından Stalin menşeili esprilere karşı ilgisizliğim The Death of Stalin’i bugüne kadar izlediğim en zayıf Iannucci filmi olarak addetmem için yeterli oldu. Halbuki o dur durak tanımayan komik mizansenleri ve hayattan daha büyük, karikatürize karakterleri burada da mevcut. Ama şu verdiğim yarım ağız tepkiyle bile yorucu geçen prömiyer haftasını yüksek skorla tamamlamayı başarıyor.

Normal şartlar altında bu kadar kalabalıkken minimum üç kişiyi yüksek puanlı gruba sokmayı tercih ediyorum. Fakat alışılmışın dışında bir başlangıç yaptığımız için ne yazık ki Salih Yavuz ve Mehmet ile sınırlamak zorunda kaldım kendimi. Aralarından görev birincisi olarak seçtiğim isim ise, burun farkıyla Mehmet Demircioğlu! Tebrik ediyorum Mehmet. Bu istatistiğe vermeye gayret ediyorum, sonraki sezonlarda bize katılacaklara da bir ipucu olsun diye: Birinci görev iyi bir ilk intiba oluyor. Zaten dikkat ederseniz bugüne kadar yaptığım 11 sezondan 9’unda ilk galibimiz finale kalmayı başarmış. O yüzden bir kez daha Mehmet’i tebrik edip düşük skorlulara geçmek istiyorum.

Tolga Yılmaz‘ın Blame it on Fidel‘iyle başlayalım önce. Her festivalin seçkisine mutlak surette sızan bir alt türün ürünü bence Blame it on Fidel. Politik iklimi ebeveynlerinin yaşadıklarını izleyerek deneyimleyen minikler ve hatta onların perspektiflerinden bir manzara. Yani yakın tarihte bile o kadar çok örneği var ki… En basitinden First They Killed My Father’ı aklıma getiriyor ve o filmi de nasıl sızlanarak izlediğimi hatırlıyorum. Neyse ki burada bir savaş manzarası, üçüncü dünya ülkesi, yokluk, açlık, militarizm yok. Ama onun yerine miladı dolmuş bir görüşün ısrarla kahramanca bir duruş sergileniyormuş gibi kakalanması var. Blame it on Fidel’i biçiminden ziyade pasif agresif mesajları yüzünden sevmedim. Yok aman herkes etkileniyormuş, yok el kadar çocukmuş… Keşke şu bakış açısının da çok taze bir şeymiş gibi pazarlanması da azalarak bitse.

Geliyorum Görkem Akgün‘den A Soap‘a. İyi cilalanmış ve tabir-i caizse senaryosu 10 sayfaya sığdırılabilecek filmlere olan mesafem belli iken inatla bu iyi pişmemiş yapımların neden önüme atıldığını bilmiyorum. Belki de risk almak istiyor yarışmacılarım, ama sonuç ortada. Hep hüsran! Kuzeyin medeniyetler arasında çağ atladığına olan inancımı sorgulamayacağım. 12 yıl önce çekilmiş filminin konteksti bugün doğru bir kadro ve senaryo iyileştirmeleri ile Hollywood’a pazarlansa en zeitgeist filme ödül veren endüstri göklerde taşır. Fakat A Soap ele aldığı materyali pek umursamıyor. Derdi tematik. Bakın ne kadar cesurum, bakın kimle kimi eşleştirdim, bakın heteronormatif aşklardan nasıl da sıkılmışım. Fakat bağırdığı mesajları destekleyebilecek tek bir mesajı yok. Çöpe atılması gereken bir bitirme projesi gibi.

 

Ve son olarak Slacker. Bu filmi de Mert Kokılıg göndermiş. Aaah Mert, ah… Linklater’ın bugüne kadar çektiği her filmi elinize aldığınızı düşünün. Hangi temalarla uğraştığını, daha doğrusu hayatta ne tür şeylerden dert yandığını da en kaba hâliyle bir A4’e not edin. Şimdi tek yapmanız gereken, herhangi bir derinlik katmadan bu başlıkları üçüncü boyutuyla asla tanışmamış karakterlerin diline dolamak. Çok büyük bir beyin fırtınasına gerek yok. Yani mesela tek eşliliğin bireyi manevi olarak tükettiğini düşünüyorsanız, “Evlilik kaka bir şey.” gibi bir tümceyle dile getirebilirsiniz. Hah işte, Slacker tam olarak bu film! Linklater’ın kariyerinin sonraki aşamalarında üzerinde kalem oynattıkça genişlettiği bir alanın ilk formu. Sadece kendiyle paslaşıp, yirmi küsür yaşındaki toy hâlinde içindekileri kusuyor. Şimdi ben bu filmi nasıl seveyim?

Elenen ismi seçmeye geldi sıra. Tolga’yı benim dünya görüşümü bilmek zorunda olmadığı için cezalandırmak istemiyorum. Blame it on Fidel bu üçlü arasında en azından bir bütün sayılmayı hak ediyor. Geriye kalan Mert ile Görkem ikilisi arasında ise iş kimin filminin beni daha çok yorduğuna geldi. Slacker’ın olmadan ağacından koparılmış bir meyve olarak görüp, boyundan büyük numaralara kalkışan A Soap’u harcayacağım sanırım. O zaman… Mert Kokılıg, shantay you stay. Görkem Akgünnow sashay away.

Ekin Bilge
A MAN AND A WOMAN
1966 | Claude Lelouch
B-
Görkem Akgün
A SOAP
2006 | Pernille Fischer Christensen
C-
İhsan Şahin
IMAGINE
2012 | Andrzej Jakimowski
B-
Mehmet Demircioğlu
CLEAN
2004 | Olivier Assayas
B
Mert Kokılıg
SLACKER
1991 | Richard Linklater
C
Salih Yavuz Yaman
THE DEATH OF STALIN
2017 | Armando Iannucci
B
Şakir Yıldız
THE STAR MAKER
1995 | Giuseppe Tornatore
C+
Tolga Yılmaz
BLAME IT ON FIDEL
2006 | Julie Gavras
C

YarışmacıYaşŞehir123456Sonuç
Ekin Bilge25ZonguldakSAFE      
İhsan Şahin23İstanbulSAFE      
Mehmet Demircioğlu32İstanbulWIN      
Mert Kokılıg22AdanaLOW      
Salih Yavuz Yaman17AntalyaHIGH      
Şakir Yıldız28MardinSAFE      
Tolga Yılmaz20İstanbulLOW      
Görkem Akgün35İstanbulELIM      
WIN: Kazanan, ELIM: Elenen
HIGH: Yüksek not, LOW: Düşük not, SAFE: Güvende

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.