Yan Odadan Filmler S09E02: Croisette Rüzgârları

Yan Odadan Filmler S09E02: Croisette Rüzgârları

Yan Odadan Filmler’de sezon üstüne sezon patlatınca görevler konusunda da uzmanlaşmaya, ilhamı Criticker listelerinde değil gündemde aramaya başladım. O yüzden plansız programsız başladığım yeni seride de hazır Cannes programı açıklanıyor/açıklandı/açıklanacak derken Croisette rüzgârları estirmek istedim bir güzel. Birbirinden iddialı yarışmacılarıma içime fenalıklar getiren önerilerle dolu ilk bölümün ardından da daha kalburüstü bir film havuzundan seçim yapma şansı tanımış oldum ayrıca. Ortaya epey keyif verici bir manzara çıktı neyse ki. 1990’dan geriye gitmemeleri konusunda uyarıda bulunduğum filmkolik star adaylarımı yine değerlendirme için sahneye davet edeceğim. Fakat öncesinde “Safe” ibaresini alıp, bir sonraki aşamaya yetecek kadar skora ulaşan ismi açıklamam gerekiyor: Tolga Yılmaz. Kalan sağlarla yollar bizimdir!

Yüksek not verdiğim isimlerden, geçen görevin birincisi Mehmet Demircioğlu ile startı verelim. Yarım yamalak Fransızcam yüzünden sürekli izlediğim sandığım, farkında olmadan Le fils ile karıştırdığım L’enfant isimli Dardenneler harikasını önermiş bana Cannes haftasında. Croisette müdavimlerinin mini başyapıtı yine tüm gücünü provokatif gerçeklik betimlemesinden alıyor. Alışık olduğumuz üzere inşa ettiği hikâyenin önce en dolambaçsız perspektiften, herhangi bir mübalağaya ya da kurgusal numaraya ihtiyaç duymadan izahını yapıp, yumruğunu yarı yolda atıyor. Beni en çok sondaki hesaplaşma çarptı açıkçası. Kızgınlıkların, kırgınlıkların, büyük travmaların askıya alındığı buluşma tam da Dardenne Kardeşler’in sinemasına yaraşır cinsten. Hani gerçekten bu girdabın içine düşülse aşağı yukarı aynı tepkileri vereceğimizi biliyoruz ya, işte tüm espri bu.

Geçelim Ekin Bilge‘nin Reality‘sine. Dardenneler’in hakikatlere dayalı sinemasından sonra gerçeklik kavramını kaybetmiş bir adamı izlemek de ayrı keyif verdi. Matteo Garrone’nin filminde tekerrürle aynı mesajın altı sürekli çizildiği için büyük bir tempo kaybı yaşanıyor esasında. Fakat, İtalyan versiyon Biri Bizi Gözetliyor’un, bu kendini çok kaptırmış ana karakterinin psikolojisi üzerinde bıraktığı etki tahmin edilebilirliğine rağmen o kadar leziz ki… Garrone absürt olmaktan hiç kaçınmamış ve bu cesareti de başrolü Aniello Arena’ya tüm marifetlerini gösterebilmesi için fırsat tanıyor. Yalnız filmin kendi içerisinde de tarifi imkansız bir dengesi var. Komediden makas alırken bir karakter çalışmasının orta yerinde olduğunu da asla unutmuyor.

Ve son olarak da Şakir Yıldız. Film önerileri geldiğinde kağıt üzerinde “Kesin beğenmeyeceğim.” gözüyle baktığım, Abbas Kiarostami’nin bir kez daha coğrafya değiştirdiği Like Someone in Love‘ın genç eskort kadın ve yaşlı yalnız adam formülüne yeni bir yorum getirebildiği şaibeli. Hatta Japonya’ya taşıdığı öyküsünün o kültüre ne kadar uyduğuyla ilgili şüphelerim de var. Mesela Fransa’ya göç etmiş Ortadoğulu bir aileyi tercih etseydi inandırıcılık payı daha yüksek olmaz mı diye de düşündüm seyir sırasında. Ama benim saçma ihtimallerle kafayı sıyırdığım sırada Like Someone in Love, içime işleyip çok da keskin temalardan beslenmeyen anlatısını şiir gibi yedirdi bana. Bu da Kiarostami büyüsü işte. Sabit kadrajlarındaki sadelik özenle seçilen kelimeler, uzun cümlelerden daha çok şey anlatan bakışlarla tamamlanıyor.

Gelelim Croisette havası esen görevin birincisine… L’enfant ve Reality arasındaki gelgitlerimin sonucu olarak Garrone’nin aşina olmadığım dünyasını bir tık kayıracağım sanırım. Bu yüzden, Ekin Bilge, tebrikler! Bu görevin birincisi sen oldun.

Sırada düşük notlarla kutsadığım üçlü var. İhsan Şahin‘in başka bir platformda mutlak surette göklere çıkarılacak tercihi The Triplets of Belleville, benim bağımsız animasyonlarda nefret ettiğim her şeyin bir bütünü gibi. Tüm hesap kitap işini seyircisine bırakan ve görselliğiyle kurduğu samimi hissi tamamlamanızı buyuran Avrupa (hatta bir de Uzak Doğu) menşeli yapımlara olan mesafemi asla aşamayacağım galiba. Belleville de kahverengi ve sarının en göz yorucu tonlarından kurduğu dünyayla yattığı yerden göz ucuyla bakıp, hangi yarıda bıraktığı meseleye el atacaksınız diye bekliyor. Artık benim tembelliğimden midir, yoksa bu hayatı elekten geçirip eleğini bir kenara asan filmlerin “mış gibi” tekrarlarından mıdır bilinmez bir türlü iletişim kuramadım. Böylesinin hayranı da çok gerçi ya, neyse.

Mert Kokılıg ise The Eighth Day önerisinde bulunmuş. Ya çok açıkça söyleyeceğim bunu: Zihinsel hastalıkları metalaştırıp, bu bireylerin ne kadar zeki olduklarının altını çizen ve insan üstü güçler tanımına sıkıştırdıktan sonra “Bakın aslında engelli gibi gözükseler de bizden ne kadar da ilerideler.” kahramanlaştırması yapılmasını az buçuk fobik bulmuyor musunuz? Anlamayan, anlamadığı gibi yüzde yüz pozitif, dibine kadar pespembe masallar yaratanlardan fena hâlde sıkıldım ben. The Eighth Day’in formülü de bolca Rain Man ve eser miktarda Intouchables içeriyor. Yani bir nevi tren enkazı deneyi. İstiyorum ki biri çıksın, tamam zekasının sivri kısımlarına yine ilgi çeksin, ama bu kadar da tek renk bırakmasın avazını. Anladık çünkü. Vallahi de billahi de anladık. Ve hatta bıktık!

Podyumun son ismi de Salih Yavuz Yaman. Yine kült film diye yana döne doksanların dolgun meme gösteren video klipten bozmalarına aşk mektubu yazanlar için harika bir adresteyiz: Exotica! Adı bile seksapeli, testosteronu, kum saati figürünü çağrıştırıyor. İçeriği de tahmin edebileceğiniz üzere aynı safsatalarla dolu. Nasıl yoruluyorum bu neon renklerle dolu seksenler ve doksanlar pespayeliğinden anlatamam. Bir iki istisna haricinde zerre hazzetmediğim bir yönetmenin ellerinden çıkmış olması da işimi kolaylaştırmıyor tabii. Travmaların ardından gelen umut dolu iyileşmeleri hep hormonal bir çözümlemeye bağlayan, cinsel devriminin kafası küçük filmlere sonuna kadar da karşı çıkmaya devam edeceğim. Hayır kere hayır.

Verdiğim notlar üç aşağı beş yukarı aynı olduğundan Salih Yavuz ve Mert arasında karar verebilmek adına kendime ufak bir düşünme payı ayırdım. Fakat, The Eighth Day’in bünyemde uyandırdığı bıkkınlık hissini de tamamen göz ardı edemedim galiba. O yüzden üzülerek, sezonun ismen tanıdığım tek filmkolik star adayını yolluyorum: Mert Kokılıgnow sashay away.

Ekin Bilge
REALITY
2012 | Matteo Garrone
A-
İhsan Şahin
THE TRIPLETS OF BELLEVILLE
2003 | Sylvain Chomet
B-
Mehmet Demircioğlu
L’ENFANT
2005 | Jean-Pierre & Luc Dardenne
A-
Mert Kokılıg
THE EIGHTH DAY
1996 | Jaco Van Dormael
C
Salih Yavuz Yaman
EXOTICA
1994 | Atom Egoyan
C+
Şakir Yıldız
LIKE SOMEONE IN LOVE
2012 | Abbas Kiarostami
B+
Tolga Yılmaz
OF GODS AND MEN
2010 | Xavier Beauvois
B

YarışmacıYaşŞehir123456Sonuç
Ekin Bilge25ZonguldakSAFEWIN     
İhsan Şahin23İstanbulSAFELOW     
Mehmet Demircioğlu32İstanbulWINHIGH     
Salih Yavuz Yaman17AntalyaHIGHLOW     
Şakir Yıldız28MardinSAFEHIGH     
Tolga Yılmaz20İstanbulLOWSAFE     
Mert Kokılıg22AdanaLOWELIM     
Görkem Akgün35İstanbulELIM      
WIN: Kazanan, ELIM: Elenen
HIGH: Yüksek not, LOW: Düşük not, SAFE: Güvende

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

2 Yorum

  1. Emre

    Umur selam, liste bağımlılığını bildiğimden sana bir önerim olacak. Biliyorum, bu yarışmanın her sezonu için zaten hazırlamış olduğun sayfalar var; ama şimdiye kadar yarışmış tüm filmleri toplu olarak verdiğin harf notlarıyla görebileceğimiz bir sayfa da fena olmaz mıydı? A+ verdiklerinden başlar, eksiklerimizi tamamlardık.

    Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.