Yan Odadan Filmler – All Stars S03E03: Kefaret

Yan Odadan Filmler – All Stars S03E03: Kefaret

Benzin deposunu Drag Race’den aldığı ilhamla dolduran Yan Odadan Filmler’in üçüncü görevinde yıldızlar karmasından kendi sezonlarında çuvalladıkları görevlerin kefaretini ödemelerini rica ettim. “Ruvenge” etiketiyle çıktıkları podyumda Cemil ve Emre 2000’li yıllar, Edanur doksanlar, Mehmet müzikaller, Mesut kadın yönetmenler, Onur yabancı filmler, Şakir Cannes, Tuncay ise siyahi anlatıcılar vazifesine dönerek “Safe” ve “Low” ile taçlandırdıkları karnelerinde yeni renkler için el açtı. Ortaya yine oldukça keyifli, çeşitin bol olduğu bir seçki çıktı tabii ki. Ben de tek kişilik dev jüri olarak üzerime düşeni yaptım, sekiz yapımı da izleyip bir güzel sıraya soktum. Öncelikle yine “Safe” olmaktan öteye geçemeyen, aldığı skorlarla bir sonraki hafta da kaldığı yerden mücadeleye devam edecek isimleri açıklıyorum: Emre Ritz ve OnurDeLaCreme. Sahneden çekilebilirsiniz.

Değerlendirme için kolları sıvıyoruz hemen… Cemil Estranja‘nın önerisi Yan Odadan Filmler tarihine geçmeye aday. Russian Ark bugüne kadar izlediğim en gösterişçi yapım olabilir. İçeriğinde sadece insanlığa “Bakın ben neler biliyorum.” avazını barındırmasına rağmen biçimiyle tüm aptallığını kapatmaya çalışıyor, o da yetmezmiş gibi alkış dileniyor. Talepkar, haddinden uzun, tempo problemli bir gimmick çöplüğü. Hani bazı filmlere ayraç filmlere muamelesi yapıyoruz ya, işte Russian Ark da favoriler arasında sayılması dahilinde (kendi adıma konuşayım) kişiden fersah fersah uzaklaşılmasını gerektiren o tüyler ürpertici film yığınının bir parçası. Bu noktada filmi öneren Cemil’e suç bulmamakla birlikte, gimmick ekonomisinden beslenen yapımlara sırf coğrafyası farklı diye geçit vermeyeceğimin de bilinmesini isterim.

Edanur Minj, Yan Odadan Filmler hanedanlarından Ali Fuat’ın CV’sinde yer alan This Is England’ın yönetmeni Shane Meadows’la karşımda. A Room for Romeo Brass‘in de DNA’sı aşağı yukarı aynı. İngiltere’den küçük bir kasaba, iki ufaklık ve hayatlarına ansızın giren, kendilerinden yaşça büyük kompleks bir karakterin yarattığı deprem… Müzik kullanımındaki ustalığı bir kenara dursun, Meadows’un bulunduğu coğrafyaya hakimiyetini inanılmaz saf bir şekilde resmetme kabiliyeti mevcut. Nasıl bir yola başvurursa başvursun, o organik tabloyu asla bozmadığı gibi üstüne koya koya ilerliyor. Sinemasındaki tarif edilmesi söz konusu olmayan matematiğine hayranım. Romeo Brass’in en büyük artılarından biri de hiç şüphesiz Paddy Considine’ın muazzam performansı.

Sırada Mehmet Taylor var. Film önerisini alırken epey tereddüt etmesine rağmen Saturday Night Fever uzun zamandır başına oturmayı beklediğim bir klasik olduğu için ortaya Mehmet’i tatmin edecek bir sonuç çıktı ortaya. Tamam, John Travolta’nın başrolünde yer aldığı bu -neredeyse- kült yapımın bugüne göre düşünüldüğünde saç baş yolduran kadın ve queer düşmanlığı kabul edilebilecek gibi değil. Fakat ince eleyip sık dokuduğumuz politik doğruculuğu bir kenara bırakırsak Tony Manero kilit virajından sonra pasaklı yan öykülerine ve kurtları harekete geçiren tınılarına rağmen karanlık bir yola giriyor. Beni en çok etkileyen de popüler kültürde Tony Manero’ya pek çok atıf olmasının haricinde bu tip özünü bulma, doğru yolu seçme hikâyelerine verdiği ilhamı görmek oldu.

Sahne, kendi sezonundaki performansını aratan Mesut Delano‘nun. Kadın yönetmenlerden bir makas alayım derken doğanın yeşili, ovalar, hayvanlar, Moğolistan, çadırlar diye diye bir Migros VCD sepeti gerçekliği yaşattı bana The Cave of the Yellow Dog ile. Anlatının inanılmaz derecede sığ ve plastik duygusal gelişimi, Senaryo 101 terk doruk noktası ve Amerikan sinemasına özenmiyorum derken dolaylı yoldan aynı varış noktasına öykünen finali tüm dikkatimi dağıttı. Bir İz TV belgeseli tadında iki üç manzara gösterip, herhangi bir anlam teşkil etmeyen diyaloglarla oyalanmış gibi hissediyorum. Doğallığa ve basitliğe tamam. Fakat Byambasuren Davaa, görsel olarak ulaştığı kalibreyi hikâye anlatıcısı kimliğiyle yakalayamıyor.

Şakirtina da tıpkı Mesut gibi beni bu sezon şaşırtanlar arasında. Yüksek performanslar beklerken arka arkaya hayal kırıklığına uğramaya devam ediyorum. Cannes’dan geçip gelmiş Amreeka ile ilgili tek bir olumlu cümlem yok ne yazık ki. Ama yerecek bir nokta da bulamıyorum, ki film tam olarak burada kopuyor zaten. Mecburen Amerika’daki akrabalarının yanına göç eden Müslüman bir anne oğulun, 9/11 sonrası şirazesinden çıkan özgürlükler ülkesinde ayakta kalma çabası anlatılıyor. Satır araları pek çok mizah soslu gözlemle doldurulmuş. Bu sebeple, görev dahilinde sürekli kıyasladığım Mesut’un önerisinden birkaç gömlek üstün. Amma velakin mini skeçlerini tek bir parça hâline getirmeyi de asla başaramıyor. Kağıt üzerinde çok daha iyi bir fikirmiş gibi durduğuna yüzde yüz eminim.

Podyumun kapanışını da Tuncay Fox ile yapıyoruz. Eritmek için can attığım Spike Lee filmografisinden, yönetmenin en kişisel filmi olarak addedilen Crooklyn‘i seçmiş. Tam siyahi üstünlüğünün dillendirildiği bir dönemde önerilmesi de pek iyi geldi. Crooklyn, Linklater’ın Boyhood’u ve Guadagnino’nun Call Me by Your Name’iyle aynı yollardan geçiyor. Yalnız burada bir aşk yok. Ana karakterimiz daha da küçük olduğundan aileyi, beraber aştıkları zorlukları, üstesinden geldikleri travmaları izliyoruz. Hatta ilk bir saatte filmin genel akışını etkileyecek tek bir olay bile olmuyor. Fakat Lee’nin tam olarak yapmak istediği bu zaten. Hayatı en dolambaçsız, kurgusuz, parıltısız formunda filme almış. Yargıyı da kimsenin tarafını tutmamaya gayret ederek seyircisine bırakmış. Tempo sıkıntılarını saymazsak nefis bir ustalık eseri diyebiliriz.

Not tablosunun üst sıralarında yer alan üçlüyle renkleri dağıtmaya başlayalım… Mehmet, Saturday Night Fever hava değişimiyle gelen buhranımı benden alıp neşe enjekte etti. Önerin için teşekkürler. You’re safe. Edanur, Yan Odadan Filmler’in geçmişini iyi takip ettiğin açıkça belli oluyor. Tuncay, riskli duran seçimlerin taç yolunda önem teşkil ettiğini bir kez daha hatırlatmak isterim. Gönül ikinize de birincilik vermek isterdi ama hile yapmayacağım. Edanur, you’re a winner baby!

Cemil, Russian Ark’la ilgili hislerimi açıkça belli ettiğimi düşünüyorum. Geri adım atamayacak kadar zorlu bir seyirdi. I’m sorry my dear, but you’re up for elimination. Mesut ve Şakir, kendinizi toparlamanız için çalışma odasına gelip “Wake up, Pearl!” çağrısı yapmama ramak kaldı. İkinizi de burada görmek beni mutsuz ediyor. Ama ne yazık ki bu da yarışmanın kuralı. Mesut, you’re safeŞakir, bu Cemil’le birlikte lip sync’e çıkacağın anlamına geliyor. Two queens, stand before me… Ladies, this is your last chance to impress me and save yourself from elimination. The time has come for you to lip sync for-your-LIFE! And remember: Good luck, and don’t fuck it up.

Şakirtinashantay you stayCemil Estranja, bu yarışmaya kattığın her şey için çok teşekkür ederim. You’ll always be an all star. Now sashay away.

Cemil Karaduran
RUSSIAN ARK
2002 | Aleksandr Sokurov
D
Edanur Yıldız
A ROOM FOR ROMEO BRASS
1999 | Shane Meadows
A-
Emre Altıntaş
SYMPATHY FOR MR. VENGEANCE
2002 | Park Chan-wook
B+
Mehmet Demircioğlu
SATURDAY NIGHT FEVER
1977 | John Badham
B+
Mesut Gül
THE CAVE OF THE YELLOW DOG
2005 | Byambasuren Davaa
C+
Onur Coşkun
WHAT TIME IS IT THERE?
2001 | Tsai Ming-liang
B-
Şakir Yıldız
AMREEKA
2009 | Cherien Dabis
C+
Tuncay Uravelli
CROOKLYN
1994 | Spike Lee
B+

Yarışmacı12345678910
Edanur YıldızHIGHHIGHWIN       
Emre AltıntaşBTM2SAFESAFE       
Mehmet DemircioğluHIGHLOWHIGH       
Mesut GülSAFEBTM2LOW       
Onur CoşkunWINWINSAFE       
Şakir YıldızLOWSAFEBTM2       
Tuncay UravelliSAFEHIGHHIGH       
Cemil KaraduranSAFESAFEELIM       
Sonat ÜndaşSAFEELIM        
Yasemin ArtunçELIM         
WIN: Kazanan, HIGH: Yüksek not, SAFE: Güvende
LOW: Düşük not, BTM2: En düşük notu alan iki yarışmacı, ELIM: Elenen

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir