Yan Odadan Filmler – All Stars S04E03: Ménage à Trois

Yan Odadan Filmler – All Stars S04E03: Ménage à Trois

Hello, hello, hello kitty girls! Yan Odadan Filmler kaymak tabakasının yarıştığı All Stars 4: Taçsız Efsaneler sezonunda uzunca bir süre devam etmesini beklediğim Ali Edwards – Faruk Montrese kapışması ikinci görevden nihayete erince meydan yeni çekişmelere, Onurcan Mattel ile Oğuz McMichaels’a kaldı. Çalışma odasında jürinin puanlamasıyla ilgili de ileri geri konuşan çocuklarımı biraz sorguya çekeyim dedim… Hem Faruk’un gidişi, hem de “Rigga Morris” hakkında…

Cemal Zamolodchikova: Bence Faruk’un elendiği iyi olmuş, çünkü I LIVEEE FOR THE DRAMA MAMA! Ama Private Property’i bayağı sevmiştim aslında. Ben bile önerebilirdim onu. O yüzden Oğuz’un bottom olması şaşırttı. #shooketh

Onurcan Mattel: Öncelikle, Adem’in yerinde olsaydım ben de eleme hakkımı Faruk’tan yana kullanırdım. Oğuz biraz daha savaşmayı hak ediyor. İlk taşı o atmadığı sürece aramızda bir drama da olmayacaktır. DON’T. POKE. THE. BEAR!

Ali Edwards: Faruk’un elendiğini ilk gördüğümde sevinmiştim, uzun soluklu bir revenge hikâyesinin sonuna gelmiştik zira. Fakat şimdi keşke elenmeseydi diye düşünüyorum, daha yeni başlamıştık. Yarışmadaki amacımı ve eğlencemi kaybetmiş gibi hissediyorum.

NE DEMEK “FARUK KEŞKE ELENMESEYDİ DİYE DÜŞÜNÜYORUM”? Madem All Stars sezonu yapıyoruz, herkes dramanın hakkını versin çok rica ediyorum. Silencio! Tadımı kaçırdınız, yeter! Biz iyisi mi üçüncü göreve geçelim. Efendim, ben yine tek kişilik dev jüri olarak yarışmanın yegâne yapımcısı kıyafetlerimi giydim ve içimdeki Alexis Michelle’i dinleyip yeni bir grup vazifesi yarattım. Ve grupları da belirlemesi için bir önceki görevin birincisi Adem’in kapısını çaldım. Değerlendirmenin birlikte yapılmasından korkan Adem Flowers, üç büyük festivali dağıttı kurduğu takımlara. Kendiyle birlikte John Doe, Emre Thunferfvck ve Onurcan Mattel için Cannes’ı seçti. Ali Edwards, Muzaffer Luzon, Oğuz McMichaels ve OnurDeLaCreme’li gruba Berlin’i emanet etti. Venedik ise Arenbee, Cemal Zamolodchikova, Çatianna ve Murat Michaels’a kaldı.

Bu sefer bir değişiklik yapalım ve görevin en düşük notlarını alan üçlüden başlayalım diyorum. Kim onlar? John Doe, sürünün başını çekiyor. High yeşiliyle ışıldayan karnesine al renk çabuk düştü. Şerif Gören ve Yılmaz Güney’in Cannes’dan Altın Palmiye ile dönmüş meşhur filmi Yol‘u önererek, bilmiyorum neden, şansını denemiş John Doe. Yani filmi yakın zamanda tüketen var mı, ne kadar kutsal ve laf söylersem kimlerin diline düşerim ondan da emin değilim. Ama frene basmadan bayır aşağı bırakacağım kendimi izninizle. Ben ülkesini tanıyormuş gibi yapan ama uzaktan seyrederek üzülen “taşra” sanatçılarının ürettiği her şeyi sahte buluyorum. Yol’un arkasında dokundukları her şeyi mucizelerle buluşturmuş beyinler olmasına rağmen hakikatlerin teknik ve üsluptaki noksanlar sebebiyle Mustangvari bir uyuşmazlığa, batılılar için yapılmış Ortadoğu öyküsüne dönüştürüldüğü kanaatindeyim. Yani söyleyin bana ahali, o Türkçe dublaj ile mekan arasındaki korkunç kontrastı görmezden gelip filmi hissedebilen var mı?

Ali Edwards da ne güzel korku filmi eksiklerimi tamamlıyor iken denkleme Berlin dahil olunca, My Life Without Me önermek zorunda kalmış. Yönetmen/senarist iken daha etli işler üretebilen Sarah Polley’nin oyuncu olduğu yıllardan, Senaryo Yazma 101 dersini terk etmiş uyduruk bir bağımsız bu. O kadar sahte duygular çevresine kurulmuş bir öykü var ki ortada, filmin inatla ne kadar samimi olduğunun altını çizmeye çalışması benzersiz bir bıkkınlık yaratıyor. Karakterlerin ağzından çıkan her şeyin bir aktör tarafından beş dakika önce ezberlenip servis edildiği de o kadar belli ki… Isabel Coixet sinemasından uzak durmamın sebebini bir kez daha hatırlattı bana sağolsun. Sadece Mark Ruffalo’yu henüz aynı rollere saplanıp kalmamışken, daha taze ve açık bir oyunla izlemiş olmanın haklı sevincini yaşıyorum. Gerisi faso fiso. Yok efendim esas kızımız kansermiş de, saklamış da, ajitasyon yapmamış da, vicdanmış da, insanlıkmış da, dünyasıydı dünyadan sonrasıydı… Tonla geveleme.

Ve son olarak da Çatianna‘dan Un coeur en hiver var eleme potasında. Çağatay’ın genel olarak risk almasından epey hoşnutum aslında. Ama aldığınız riskin karşılığını göremiyorsunuz, bence evren size direksiyonu kırmanızı söylüyor olabilir. Yine Criticker’da gördüğüm bir yorumu paylaşmak istiyorum sizlerle: It’s all so stuffy and so damn ‘French’ that it’s almost a parody. Bir kere kendi dünyasına bu kadar kafasını gömmüş karakterler üzerinden kadın – erkek ilişkisi ve toplumun iki cinsiyete dair temel yaklaşımlarını anlatma çabası bana boşa kürek çekmekmiş gibi geliyor. Ayakları yere sağlam basmasa da bunu belli etmeyen mini minnacık bir filmmiş gibi pazarlanmasına rağmen epey epey gişe kültürü için tasarlanmış, dört başı mamur bir duygusuzluk senfonisine evrilmiş. Uzun süredir telefonumu ne kadar kaldı diye yokladığım böylesine bir filmle karşılaşmamıştım. Yüksek notları alanlara geçmeden bottom 3 şenliğine sığdıramadığım Emre’ye de ufak bir uyarıda bulunayım: Wake up Alaska, WAKE-UP!

Ağzımızı şaplata şaplata, aman sen ne de güzel filmsin diye konuşacağımız kısmın ilk durağı Adem Flowers. Yarım saatlik diyalogsuz, müziksiz, majör atraksiyonsuz soygun sekansı için bile uğruna köle olunacak Rififi‘nin varlığından görev öncesi haberdar olmadığımdan verdiğim reaksiyon da epey pozitif ve büyük oldu. Jules Dassin milim milim işlemiş filmini. Bu kadar çalışılmış ve “Bakın ben sinema yapıyorum.” şovlarını sevmediğimi düşünürdüm; fakat Rififi’nin Hollywood’un altın çağından makas alan bir tarafı da var. Her şeyden evvel, bu ne kadar doğru bir tabir emin olamıyorum ama, çok yakışıklı bir film. Ekrandaki her detay, her karakter parıl parıl parlıyor. Bir de üstüne Dassin, üstün hikâye anlatma becerisiyle bu görsel olarak doyurucu manzaraya güçlü öyküyü yediriyor. Bir de uyarlandığı romanın minicik bir kısmını alıp asıl meseleye dönüştürdüğünü öğrendim ya, iyice tav oldum.

Aren Hamparyan‘ın Dog Days tercihi fazlasıyla stratejik aslına bakarsanız. Gizli gizli hayranlık beslediğim, fazla dillendirmeden takip ettiğim Ulrich Seidl’ın kariyerinden beslenmiş Venedik görevinde. Dog Days, kurduğu tezatlarla ayakta duran ve soğuk mizahı sayesinde yine hayata, insana dair sille niteliğinde gözlemler yapan dört dörtlük bir Seidl harikası. Yani elbette ipin üzerinde yürüdüğü noktalar da yok değil. Mesela cinsel eylemlerle şiddeti buluşturduğu anda bakması ve bazı bazı hazmetmesi zor birkaç sahne çıkmış ortaya. Fakat Seidl öyle bir evren yaratıyor ki, ne politik doğruculuk işliyor ne de ahlak nöbetçiliği burada. Kendinizi tamamen kurduğu delilik düzeninin kollarına bırakıyorsunuz. Hem o banliyölerde cehennem sıcağına maruz kalmış buzdolabı gibi insan müsveddelerini anlatırken kamerasını da kalemini de pek acımasız kullanıyor. Daha ne olsun? Bir Seidl filminden istenecek her şey burada.

Geldim Muzaffer Luzon‘dan Landscape in the Mist‘e… Bu yarışma sayesinde tanıştığım Angelopoulos sinemasının bir mucizesine daha kavuştum. Kabul, Eternity and a Day’in gözyaşı buyurmayan üslubunu daha çok seviyorum. Fakat burada da eş değerde bir hüzün, bir sükunet vardı gönlümü çelen. Masumiyetin kaybı, büyümek, dünyanın acımasızlığıyla tanışmak üzerine tonla mesajı, söyleyeceği var Angelopoulos’un ve bunların hepsini, çok da saklamıyor olmasına rağmen, sadece zihne değil kalbe ve göze de hitap eden filmlerinin en dokunaklı yerine gömüyor. Öyle bir yolculuğa dahil oldum ki, biraz da müziklerin etkisiyle, hâlâ büyüsünden çıkabilmiş değilim. Ve işin en güzel tarafı da ne biliyor musunuz, bu ana karakterleri çocuk olan, hayatı anlama çabasındaki filmlerin ajitasyona mahal verdiği düşüncesine sıkı sıkı bağlıydım. Ama Landscape in the Mist yerle bir etti tüm önyargılarımı. Çok seviyorum sinemayı sevgili seyirci, çok!

High yeşilinde arkayı Onurcan Mattel ile dörtlüyoruz. Podyumun kapanışını ilk kez bir filmini izleme şerefine eriştiğim Elio Petri yapımı Investigation of a Citizen Above Suspicion ile yapıyor. Yani nereye baksanız “politik sinema”, “yurttaşlık”, “adalet taşlaması” anahtar kelimelerine rastlamanız mümkün. Fakat önündeki tabağı bu kadar doluyken takip etmesi de çok keyifli bir katilin röntgenini çekiyor bir taraftan. Detaylarda boğulmaktansa detaylarla boğup film üretmenin tadını çıkarıyor Petri. Başından sonuna kadar dans edermiş gibi performans gösteren oyuncularının, halk ile devlet arasında mekik dokuyan koşuşturmacasının da bunda payı büyük. Bir de sanırım bu Kafkaesk çılgınlık hâllerine zaafım var. Henüz büyüsüne kapılmadığım olmadı. Onurcan yine yakalamış bir damarı. E koca bir aferin!

Film Gibi müziğiyle bir karar anı patlatalım hemen: Etkisinden kurtulamadığım iki film oldu bu görevde. Biri Landscape in the Mist, diğeri Investigation of a Citizen Above Suspicion. Ben biraz daha duygusal davranıp, Angelopoulos öner görev birinciliğini kap formülünün devamlılını sağlayacağım. Muzaffer Luzonyou’re a winner baby! You’ve earned a cash tip of 10,000 dollars. 

Bölüm brincisi olarak bottom 3’de yer alan John Doe, Ali Edwards, Çatianna üçlüsünden birini elemeni isteyeceğim. Üçü de sevdiğim, efsanevi Yan Odadan Filmler yarışmacıları olduğu için hançeri çabuk batır, yoksa kan tutacak ve bayılacağım.

Evet Muzaffer, sahne senin. With great power comes great responsibility. Which queen have you chosen to get the chop?

Muzaffer Luzon: Sophie’s Choice… Ben biraz bahtsızım sanırım. Çünkü bir tarafta severek takip ettiğim ve film hafızasını daima kuvvetli bulduğum John Doe ile önerdiği filmlerle yarışmada önemli bir açığı kapatmış, çizgisinden de pek ödün vermemiş Ali Kavas var. Diğer tarafta da aslında benim de Welcome to the Dollhouse ile tanışmama vesile olmuş ve jüriye genelde sevdiğim filmleri göndermiş Çağatay var. Üçünün de yarışa devam etmesi gerektiği kanaatindeyim. Ama birini seçmek zorundayım ne yazık ki. Ali Kavas ile John Doe ilk kez bottom 3’de ve herkes ikinci bir şansı hak ediyor bence. Bu yüzden kararımı Çağatay’dan yana kullanacağım.

As it is written, so shall it be done. Çatianna, you’re an All Star. Now sashay away…

Adem Güneş
RIFIFI
1955 | Jules Dassin
A
John Doe
YOL
1982 | Şerif Gören, Yılmaz Güney
B-
Ali Kavas
MY LIFE WITHOUT ME
2003 | Isabel Coixet
C+
Aren Hamparyan
DOG DAYS
2001 | Ulrich Seidl
A-
Cemal Akçiçek
THE GODDESS OF 1967
2000 | Clara Law
B+
Çağatay Kalyoncu
UN COEUR EN HIVER
1992 | Claude Sautet
C+
Emre Küçükenez
DEAR DIARY
1993 | Nanni Moretti
B-
Murat Karakuş
NATURAL BORN KILLERS
1994 | Oliver Stone
B
Muzaffer Çınar
LANDSCAPE IN THE MIST
1988 | Theodoros Angelopoulos
A
Oğuz Kayır
THE LAST SEDUCTION
1994 | John Dahl
B+
Onur Coşkun
AFERIM!
2015 | Radu Jude
B
Onurcan Güden
INVESTIGATION OF A CITIZEN ABOVE SUSPICION
1970 | Elio Petri
A

Yarışmacı 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12
Adem Güneş SAFE WIN HIGH                  
John Doe HIGH HIGH BTM3                  
Ali Kavas SAFE HIGH BTM3                  
Aren Hamparyan SAFE HIGH HIGH                  
Cemal Akçiçek SAFE SAFE SAFE                  
Emre Küçükenez SAFE SAFE SAFE                  
Murat Karakuş SAFE BTM3 SAFE                  
Muzaffer Çınar HIGH SAFE WIN                  
Oğuz Kayır SAFE BTM3 SAFE                  
Onur Coşkun BTM3 SAFE SAFE                  
Onurcan Güden WIN SAFE HIGH                  
Çağatay Kalyoncu BTM3 SAFE ELIM                  
Faruk Songur SAFE ELIM                    
M. Ferhan Meraler ELIM                      
WIN: Kazanan, HIGH: Yüksek not, SAFE: Güvende
LOW: Düşük not, BTM2/3: En düşük notu alan yarışmacılar, ELIM: Elenen

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.