Yan Odadan Filmler – All Stars S04E06: Onur Tablosu

Yan Odadan Filmler – All Stars S04E06: Onur Tablosu

All Stars 4: Taçsız Efsaneler sezonunu tasarlarken yarışmacı arkadaşlarımın hepsini ayrı ayrı çok sevdiğim için elemeyle alakalı tüm mesuliyetleri onların üzerine yıktım, biliyorsunuz. Ama ne olursa olsun, hâlâ araya birkaç zayıf halka serpiştirmemiş olmanın vicdan azabını çekiyorum. Çünkü sona yaklaştıkça her giden daha çok canımı acıtmaya, üzmeye başladı beni. Bunların haricinde sezonun bir önemli yeniliği de tıpkı Drag Race gibi grup görevlerinde bir önceki haftanın kazananına ekipleri oluşturma işini devretmem oldu tabii. İşte Ali Edwards henüz zafer sarhoşluğunu üzerinden atamamışken harekete geçtim ve eski All Stars birincilerinin efsanevi önerilerinden ilhamla yapılacak seçimler için Cihan Icunt, Beril Chi ve Edanur Minj’i düşünerek üç farklı ekip oluşturmasını rica ettim. Ortaya da epey shady bir tablo çıktı:

  • Team Cihan: John Doe, Ali Kavas ve Oğuz Kayır ilhamı What We Do in the Shadows, Sunday Bloody Sunday, Muhsin Bey, Close-Up’tan aldı.
  • Team Edanur: Aren Hamparyan, Cemal Akçiçek ve Emre Küçükenez’in hakkına A Room for Romeo Brass, We Can’t Live Without Cosmos, Wit, Master & Commander düştü.
  • Team Beril: Adem Güneş, Muzaffer Çınar ve Onurcan Güden ise Jacob’s Ladder, The Servant ve 35 Shots of Rum’ı kullandı.

Yarışmanın şimdilik en iyisini karnesi en kötü olanlarla eşleştirmek bir tesadüf olamaz… Bu da direkt şunu düşündürüyor açıkçası, artık elemelerde en düşük performansı göstereni sepetleme dönemi sona ermiş olabilir mi? Yoksa gözlerine kestirdikleri, e artık bu gitsin dedikleri bir rakipleri var mıdır?

Muzaffer Luzon: Hâlâ burda olmaması gerektiğine inandığım 2 – 3 kişi var, onlar karşıma çıkarsa zevkle elerim diye düşünüyorum. Onlar dışında performansa göre eleme yapmaya devam edeceğim.

Ali Edwards: Bu noktaya kadar gelen yarışmacılar bence eşit bir muameleyi hak ediyor ve geri kalan neredeyse herkes en azından bir High kopardığı için en düşük performansa değil de rekabete dayalı bir eleme göreceğiz artık. Benim de tabii ki gözüme kestirdiğim bir rakibim var; fakat stratejik davranıp herkesle aram çok iyiymiş gibi davranmaya devam edeceğim. Let the bloodbath begin!

Onurcan Mattel: Elemeler konusunda hala karnelerin esas alınması gerektiği fikrindeyim. Ancak kimlerin bottomda bir arada olduğu da önemli. Bir noktadan sonra yalnızca güçlü isimlerin bir arada kalacağını düşünürsek; elemelerde ne kadar adil olunduğunu da göz önünde bulundurmayı düşünüyorum. Biri, sadece rakip gördüğü için güçsüz birinin yanındaki güçlü birini elerse; benim için açık hedef haline gelebilir. Ben dipteyken beni elemeyen biri dibe düştüğünde de elinden tutar ve onu elemem sanırım.

Emre Thunderfvck: Hedef kişilerin genel performansından ziyade, haftanın görevinde zayıf olanın elenmesi bana daha mantıklı geliyor. Böylece sürpriz olasılığı ve heyecan da artacaktır. Bu ilkeye uymayı düşünüyorum.

Cemal Zamolodchikova: Soruya cevap verecek olursam, en başından beri söylediğim gibi kazandığım an en güçlü gördüğüm rakibi eleyeceğim. No mercy bitch! I am here to win! Aren, Adem, Kavas, John Doe… Bu dörtlüden biri bottom olur da ben winner olursam Kennedy Davenport’un Milk’i elediğindekinden daha hızlı çıkarırım o ruju sütjenimden!

Silence! Olası dramalar canımızı sıkacak belli oldu. Neyse, ben aldığım reytinge bakarım. Reunion Ru’sundan bile daha arsızım şu an. Sırf seyirci sayısını artırmak için sahte entrikaların peşinden koştuğum, “Ne oldu sustun, kal mı geldi?” diye azarlar attığım günler yakındır. Şimdi hedefimiz Hall of Fame için saygı duruşuna geçeceğimiz bölümdür, ileri!


Bu haftanın en eğlenceli taraflarından biri herkesin grup hâlinde değerlendirmeye alınacak olması. O yüzden öncelikle aldığınız total puanlara bakacağım. Böylece haftanın birincisi de en yüksek nota ulaşan gruptan çıkarken, en düşük notla sürünen ekip direkt eleme potasındaki yerini alacak. Eveeeet, hemen kontrolümüzü yapıyoruz… Team Cihan toplamda 165 puana ulaşmış. Team Edanur beklenmeyen bir atak yaparak 225 puanı görmüş. Team Beril ise ortalamayı ne çok düşürmüş, ne de çok yükseltmiş ve 205 almış. Yani bu demek oluyor ki Aren, Cemal ya da Emre’den birisi win mavisi ile buluşacak. John Doe, Ali Kavas ve Oğuz için de bottom 3 yolları gözüktü.

Tabii ki de geleneği bozmayarak öncelikle sevdiğim filmleri konuşmak istiyorum. İlk durak Arenbee. Vanity Fair’ın Annie Leibovitz imzalı meşhur çekimlerinden birinde görüp uzun zamandır denemek için sıramı beklediğim Splendor in the Grass‘in içerisinden tam da düşündüğüm tipte bir melodram çıktı. Büyümek, kendini tanıyabilmek ve tüm bunları toplumun sana uygun gördüğü sınırlı bir hareket alanında gerçekleştirerek, sosyal statülerinden bağımsız filizlenebilmek eşliğinde bir buhran hâlini konu alıyor Warren Beatty ile Natalie Wood’u buluşturan yapım. İki yetenekli yıldızın ekrandan fırlayan karizmaları şöyle bir kenarda dursun, altmışlı yıllarda örneğini çok gördüğümüz fakir kız – zengin oğlan öyküsünün bir başka versiyonu esasında. Fakat biçim olarak öyle cilalanmış ki technicolor bir rüyanın içerisinde yeni yeni yeşermeye başlayan genç starların büyüsüne kapılıyorsunuz. Böylesine şık filmleri, hele ki dişe gelir bir materyalle kombinlenmişse izlemekten epey keyif alıyor. Zaten kameranın arkasında büyük usta Elia Kazan varken daha farklı bir manzarayla karşılaşacağımı düşünmem hataydı.

Cemal Zamolodchikova daha evvel yaptığı Kumiko the Treasure Hunter, The Witch, Abigger Splash, Victoria gibi “yeni” önerilerin yanına The Tale‘ı eklemek istemiş bu defa. Emmy ile haşır neşir olan, muhtemelen Türkiye’nin televizyonla bu kadar alakalı nadir sinema bloglarından biri olmam sebebiyle The Tale yarışma bittiği gibi çalma listeme giriş yapacaktı. Dolayısıyla bu ne kadar bir taze öneri, tartışılır. Fakat bir taraftan da riskli buluyorum bu tür seçimleri. Dolayısıyla bu mevzudan bağımsız değerlendirmeye aldım. The Tale, Hollywood’taki #MeToo hareketini kullanıp zamanın koşullarını sadece ticari bir bakış açısıyla sömürmeden kullanan ilk yapım olabilir. İnanılmaz kişisel bir noktadan, çocuk yaşta maruz kalınmış korkunç bir olayı ele alıyor. Hem de “hatırlandığı kadarıyla”, epey yeni bir perspektiften. O şöyle oynamış, bu böyle olmuştan da öte The Tale, erkek stüdyo şeflerinin sırf kadın bir karaktere başrol verdi diye banka hesaplarını kabarttığı filmler gündemi meşgul ederken olması gerekenin kanlı canlı bir örneği gibi. Naif, tutumlu ve hatta tutarlı bir hatıra defteri gibi. Neyse, kalan fikirlerimi yazacağım Sezon Günlükleri’ne saklayayım. Uzun uzun çekiştiririz.

Kazanan takımın son ismi de Emre Thunderfvck. Bir şeyi itiraf etmem gerek, Emre biraz yolunu kaybetmiş gibi hissediyorum bu sezon. İki bölüm üst üste HIGH alarak biraz toparladı; fakat sınırda geziyor. Hedefi tam on ikiden vurduğu The Tenant, Gadjo dilo, Eternity and a Day gibi yapımlardan sanıyorum önerilecek film havuzu da daraldığı için L’enfance nue gibi riskli seçimlere gelmiş olmamız üzücü. Riskli diyorum; çünkü çok söz söylemeyip çok icraat yaptığına kendini inandıran o klasik Fransız filmlerinden biri bu. Kendi kendinin parodisine dönüşen bu coğrafyanın sinemasında, ilhamını 400 Blows’dan alan Pialat yapımı kötü yaşlanmış psikolojik ve sosyal eleştiri tüm gücünü belgesel tipi bir dökümantasyon hevesinden alıyor. Yani filmin içine girebilmek tamamen ana karakteri anlayabilmek, empati kurabilmek gibi bir dinamiğe bağlıyken gözlemlemeyi tercih ettiği eylemlerinin bu kadar anlamsız olmasıyla ilgili derin problemlerim var. Fakat sesimi çıkarmıyor ve hikâyenin odağı başroldeki erkek çocuğundan alıp etraftaki yetişkinlere yönlendirdiği kısımlara alkış tutmakla yetiniyorum.

Bottom 3 kırmızısıyla karnesini kirleten üçlüden ilki John Doe. Ha birinci oldu, ha olacak derken pat diye yine dibi boylaması tamamen John Doe’nun suçu. Çünkü Straw Dogs, tarihin tozlu sayfalarında gömülü kalsa kimsenin sesini çıkarmayacağı bir tren enkazı. Başrolündeki Dustin Hoffman da o kadar uymuş ki cinsiyet politikaları hakkında ahkam keserken taraf tutup tüm cibiliyetsizliğini ortaya döken bu şişirme klasiğe anlatamam. İşin acı tarafı çarpıcı olandan beslenip kendini insan psikolojisi hakkında eşi benzeri görülmeyen bir bakış açısı sunuyormuş gibi pazarlamaya çalışması. Halbuki düpedüz kadın düşmanı, karşısındakine değil sadece kendi küçük çerçevesine takıntılı bir maskaralık ürünü. Hayır bir de seyircisini tecavüz sahnelerine hazırlamak gibi bir aymazlığı, bir doruk noktasına yol alıyormuşçasına türlü mizansenlerle yollarına taş döşeme rezilliği var, oralara hiç gelmiyorum. Politik doğruculuktan kafamı kaldırarak değerlendirebilmeyi ister miydim? Sanırım hayır. Sonuçta, it’s Britney 2018, bitch!

Ali Edwards‘ın The Wicker Man seçimini bu grup içerisinde anıyor olmak üzücü. Zaten bu sezon grup görevlerinin hepsinde yaşadı bu talihsizliği. Boşa giden Suspiria önerisini henüz unutmadık. Elbet bu şanssızlık bir noktada sona erecek. Asıl meselemize dönecek olursak… Bir yerinden iğnelerimi batırıp saldırmayı çok isterdim Robin Hardy imzalı bu klasiğe. Fakat o delilik hâline, stoner drama esintisine pek bir hayranım biliyorsunuz. Burada absürtlük de dozunu aşmış, kasabının her bir noktasında cirit atıyor. Öyle güzel bir çıkmaz yaratılmış ki biraz Alice in Wonderland vari bir çizgiden yürüyor. Bir mantar ısırmış da, peşine düştüğü gerçeğe zincirle bağlanmış gibi. Analık babalık yaptığı filmleri düşünmek de epey etkiledi beni açıkçası. Tarihte geçmişe döndükçe bugüne olan etkilerini film hafızası içerisinde başka noktalarla birleştirebilmekten daha keyif veren bir egzersiz yok. The Wicker Man de bu eylemi defalarca tekrarlayabilmenize yardımcı olan bir hazine gibi. Keşke Ali başka bir gruba düşseydi de high yeşiliyle buluşturabilseydim onu.

Podyumun kapanışını alfabetik sıra sağolsun Oğuz McMichaels ile yapıyoruz. Bu sezon dersine iyi çalışıp gelen Oğuz öyle bir günah işledi ki kabul etmesi imkansız. Sürekli eleştirdiğim ve dünyanın geri kalanı ne kadar beğenirse beğensin tokatlamaktan asla çekinmediğim o tiyatro oyunu uyarlamalarından birini, The Boys in the Band‘i önermiş. Yalnız buradaki uyarlama sözcüğünü bir kenara bırakmak gerek, çünkü yine oyunun tekstini direkt perdeye fırlatmış ve büyük bir tembellikle olduğu yerde halvete girmeyi bekleyen filmlerden biri bu. Hayata ve “farklı” olmaya (beni hiç konuşturmayın) dair bayat düşüncelerini bir kenara bıraktım, ikili diyaloglarda da bir anlaşmazlık yaratma amacıyla tükettiği yersiz efor bu filmden bozma taslak projeyi dev bir eziyete dönüştürüyor. Şu form ne zaman tükenecek, tükenmese bile ne zaman sadece televizyonda gösterilerek sınırlanacak hakikaten merak ediyorum. Çünkü senaryonun verdiği özgürlükle üstüne basa basa servis edilen cümleler, kas spazmı geçirten jestlerle dolu kötü performansların yeri perde değil.

Bir daha grup görevi yapmamaya ant içerek birincimizi seçmek istiyorum izninizle. Yalnız şu da bilinsin, herkesin ortalama puanlara ulaştığı, IMDb’de ortalaması 7’nin altında gibi bir ön koşul bulunulmamasına rağmen maksimum “B+”ya ulaşılan bir hafta oldu bu. O yüzden “Step your pussy up!” çığlıklarımı atarak geçiyorum sunuma: Arenbeeyou’re a winner baby! You’ve earned a cash tip of 10,000 dollars.

Bottom 3’yi tekrardan sahneye davet ediyorum. John Doe, Ali ve Oğuz… Ne yazık ki birinize bu bölümde veda etmek zorundayız. Aren, karar senin. With great power comes great responsibility. Which queen have you chosen to get the chop?

Arenbee: Ali Kavas’la finale gitmeyi arzuladığımı daha önce de belirtmiştim. Kararımdan vazgeçmiş değilim. John Doe da henüz Win ile buluşamamış olsa da bence All Stars 4’ün en iyi yarışmacılarından biri. Ben seçimimi hem karşısındaki rakiplerin gücüne, hem de The Boys in the Band gibi izleyip delice nefret ettiğim bir filmin önerilmesini dikkat ederek yaptım. Oğuzcuğum, özür dilerim. Güle güle!

As it is written, so shall it be done. Oğuz McMichaels, you’re an All Star. Now sashay away…

Aren Hamparyan
SPLENDOR IN THE GRASS
1961 | Elia Kazan
B+
Cemal Akçiçek
THE TALE
2018 | Jennifer Fox
B+
Emre Küçükenez
L’ENFANCE NUE
1968 | Maurice Pialat
B
Adem Güneş
WOMAN IN THE DUNES
1964 | Hiroshi Teshigara
B-
Muzaffer Çınar
THE TRAIN
1964 | John Frankenheimer
B+
Onurcan Güden
THE OX-BOW INCIDENT
1943 | William A. Wellman
B
John Doe
STRAW DOGS
1971 | Sam Peckinpah
C+
Ali Kavas
THE WICKER MAN
1973 | Robin Hardy
B+
Oğuz Kayır
THE BOYS IN THE BAND
1970 | William Friedkin
C

Yarışmacı 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12
Adem Güneş SAFE WIN HIGH BTM3 SAFE SAFE            
John Doe HIGH HIGH BTM3 HIGH SAFE BTM3            
Ali Kavas SAFE HIGH BTM3 HIGH WIN BTM3            
Aren Hamparyan SAFE HIGH HIGH WIN SAFE WIN            
Cemal Akçiçek SAFE SAFE SAFE SAFE BTM3 HIGH            
Emre Küçükenez SAFE SAFE SAFE SAFE HIGH HIGH            
Muzaffer Çınar HIGH SAFE WIN SAFE BTM3 SAFE            
Onurcan Güden WIN SAFE HIGH BTM3 SAFE SAFE            
Oğuz Kayır SAFE BTM3 SAFE HIGH HIGH ELIM            
Onur Coşkun BTM3 SAFE SAFE SAFE ELIM              
Murat Karakuş SAFE BTM3 SAFE ELIM                
Çağatay Kalyoncu BTM3 SAFE ELIM                  
Faruk Songur SAFE ELIM                    
M. Ferhan Meraler ELIM                      
WIN: Kazanan, HIGH: Yüksek not, SAFE: Güvende
BTM2/3: En düşük notu alan yarışmacılar, ELIM: Elenen

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi yüksek lisansı için Imperial College'a başladı. Şimdi de University College London'da macerasına devam ediyor. Varı yoğu ödül sezonu. Çok konuşur, çok çalışır. Azıcık dili sivri. Mizah tutkunu. Gastronomik sevdaları için dağları delecek kadar gözü kara. And he is... you know...

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.