Bird Box

Bird Box

Yönetmen: Susanne Bier | Oyuncular: Sandra Bullock, Trevante Rhodes, Jacki Weaver, Rosa Salazar, Danielle Macdonald, Lil Rel Howery, Tom Hollander, Colson Baker, BD Wong, Pruitt Taylor Vince, Sarah Paulson, John Malkovich, Vivien Lyra Blair, Julian Edwards | Senaryo: Eric Heisserer (uyarlama), Josh Malerman (roman) | 124 dakika | Drama, Bilimkurgu, Korku

Bird Box’ı izlememin ardından Anthony McCarten’dan sonra ana akım sinemanın başına gelmiş en kötü kalem olduğuna kanaat ettim artık Eric Heisserer’in. Yine bir bilimkurgu uyarlaması için kolları sıvayan senarist, bir başka kıyamet alameti ile karşımızda. Bu sefer sözde biyolojik saldırı ile, insanların tabir-i caizse delirmesine yol açan adı konmamış bir şeyler dolaşıyor ortalıkta. Startı salgının Rusya’yı aşıp ABD’ye ulaştığı kısımdan veriyoruz. Senaristin anlam veremediğim bir şekilde maternal obsesyonlarına hitap eden tekstleri adapte etme tercihi bir kenarda dursun, karnı burnunda Sandra Bullock’u önder olarak belleyip bir ölüm kalım mücadelesinin ortasına atlıyoruz hep beraber. Kilit kelimemiz gözler. Biliyorsunuz bu mahşer patırtılarının mutlak surette insan duyularının üzerinden twist kurmak etmek gibi klişeleşmiş bir yol haritası mevcut. Ya kulağımız duymuyor, ya aynı dili konuşmuyoruz, ya efendim bir kokuyla uyarılıyoruz… Neyse ne. Kuşları da kendine tüm bu hengâmeden etkilenmeyen tek canlı olarak alıp göz temasıyla bedenden bedene sıçrayan virüsün (?) dağıttığı bir Amerika manzarası düşünüverin işte. Böyle bir gerçekliğe neden çocuk doğurayım, önce rahata kavuşayım da sonra âşık olayım diye akıl yürütemeyen bir avuç avanakla birlikte o eve tıkıyorlar bir güzel bizi. Müteakiben artık karar mekanizmasın ipleri kimin elindeyse, aklına filmin 2018’de çekildiği geliyor. Her azınlıktan ikişer adet konduruluyor ki eve, ABD manzarası tam olsun. Toplumun güzellik anlayışına uymayanları feda etmelik, farklı aksanla konuşanı çaktırmadan düşman pozisyonuna sokmalık uyduruk formülünde her şey kötü bir Temel fıkrası kıvamında kısacası. İşte tam olarak bu noktada, artık geri alınamayacak bir politik doğruculukla vasat hikâye anlatıcılığının sıkı sıkıya buluştuğu anda, Bullock’un geçmişe dönüşlü anlatıdaki bugününün çocukları olmak istiyoruz. Ah biri gözlerimizi kapasa, hatta bu müsamereyi izlemeyelim diye bir Leyla çıksa da batırsa kayığımızı. Çünkü bu filmi bir insan evladının yazmadığı apaçık belli. Tamam, yüzeyde karnında bir çocuk taşıdığını inkar eden annenin herkesin kaosa sürüklendiği “kör” bir demokrasiden kaçışı var. Hatta rüzgârın Putinli Rusya’dan esmesi bile manidar. Ama beşinci dakikasında biten politik yorumunun gerisi asla gelmiyor, gelmediği gibi senaryo her büyük stüdyonun storyboard’unda yer alan mizansenlerin çöplüğüne dönüşüyor. Hele o finaldeki dünyada olup bitene tanıklık edemeyenleri yücelten sakat mesaj yok mu… Yani şimdi bir kez daha yükselişe geçen sağa, faşizme ve habis olan her oyuna gözlerimizi mi kapayalım? O zaman soruyorum size; Eric Heisserer bu abuklukla nereye varmak, ne yapmak istemektedir? Benim cevabım hazır. Tıpkı Arrival’da olduğu gibi belli kurallar çerçevesinde inşa edilen evrenleri servis biçimine bakmadan yutan bir nesilin ekmeğine yağ sürmesini bekliyor böyleleri. Yarın bir gün bunun nefes almaması gerekeni de çıkacak, sonra başına yine yıldız bir aktris konacak. Hollywood’un doğruculuğu kalemin mürekkebine akacak ve aynısının lacivertini bir kez daha izlemek mecburiyetinde kalacağız. Durum tam olarak bu.
Fesat Mukayese: 2018 Türkiyesi > Bird Box

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.