Suspiria

Suspiria

Yönetmen: Luca Guadagnino | Oyuncular: Dakota Johnson, Tilda Swinton, Mia Goth, Angela Winkler, Ingrid Caven, Elena Fokina, Sylvie Testud, Renée Soutendijk, Christine LeBoutte, Favrizia Sacchi, Malgosia Bela, Jessica Harper, Chloë Grace Moretz, Alex Wek, Vanda Capriolo, Olivia Ancona, Brigitte Cuvelier, Mikael Olsson, Fred Kelemen | Senaryo: David Kajganich (uyarlama), Dario Argento, Daria Nicolodi (orijinal film) | 152 dakika | Korku, Fantastik, Gizem

I Am Love, Call Me by Your Name derken Luca Guadagnino’nun filmografisi başyapıttan başka bir titri layık bulmadığımız işlerle doldu. Yalnız itiraf etmeliyim, Dario Argento imzalı kült klasiği Suspiria’ya el atınca biraz irkilmiştim. Neyse ki Bay Guadagnino geleneğini bu uyarlamada da sürdürmüş ve sinema tarihine bir taşyapıt daha armağan etmiş. Parçalara bölerek servis ettiği anlatısının orijinalinde de mevcut olduğu üzere, Suspiria Almanya’nın kimliğini yeniden kazanmaya çalıştığı bir dönemde eski ile yeni dünyanın çatışmasından besleniyor esasında. Mevzunun psikanaliz ve felsefeyi ilgilendiren kısmını yetkililerine teslim ederek, en nihayetinde cadı kazanının kaynadığı dans şirketindeki hiyerarşiyi asla eskimeyecek bir dünya alegorisi olarak almayı yeğliyorum ben. Dolayısıyla neon renklere bulanmış, janrının alacası hikâyesine ağır basan 1977 tarihli arketipine bir lego parçasıymış gibi tüm boşlukları dolduracak şekilde eşlik eden yeni versiyon, tam anlamıyla bana hitap ediyor. Çünkü beni Suspiria özelinde cezbetmiş meselelere daha fazla mesai harcayan ve ayrıntıların miktarını artırarak elindeki dosyaya ağırlık kazandıran bir tarafı var bu adaptasyonun. Öyle ki çaktırmadan bugünün koltuğuna yapışmış liderlerine, kokuşmuş düzenlere, üzerindeki örümcek ağıyla varlığını sürdüren kafatasçılığa dair de korku türüne özgü bir tekinsizlikle gözlemlerde bulunuyor bu 2018 model delilik. Tamam, öykünün orta yerinde daha ürkütücü renklerden bir palete meyletmiş, Thom Yorke’un geleneksele meydan okuyan melodileriyle yanıp tutuşan usta – çıraktan hâllice bir öykü de var. Fakat finale doğru giderek acımasızlaşan, şiddetin hem fiziksel hem de psikolojik olanına yeni anlamlar kazandıran dar boğaz da ağına düşürmek için karanlıkların içinde bekliyor. Ve erkeğin tezahürüne dahi yer vermediği cehenneminde o huzursuzluk hissiyatını temel belleyerek geçici iktidarların haşatını çıkarıyor. Vaat edip, ağzımıza bir parmak bal çaldığı önerisi yok. Onun yerine keşkelerimizi ete kemiğe büründürecek bir yol haritasıyla iğrenç ile muazzamı buluşturan pasaklılığı, insan doğasının vahşiliğiyle kendi sonunu getireceğini işaret eden mesajları var. Grinin tüm tonlarıyla ahenkli dansında toplumsal acıların ve çirkinliklerin anlamını, arkasındaki motivasyonu kazıyor özetle. Deşifre etmeye çalıştığı cani de biziz, güç aldıkça çoğalan hastalık da. Bir seyirci olarak filmden beklentilerime yanıt veren bir diğer önemli ayrıntı da, Guadagnino’nun hikâye anlatıcısı olarak varlığını gösterirken göz boyayan bütün detaylardan kaçınmış olması. Yıkımın tahribatıyla yeniden doğmak için gün sayan histerisinde kendi yorumunu getirdiği orijinal projenin ilham dayatmalarında bulunmasına izin vermeden, sıfırdan bir organizma yaratıyor. Tüm ızdıraplara rağmen varlığını sürdüren nizamın iskeletiyle oynuyor. Bir yönetmen olarak yaptığı tercihler zaten bu yeniden çevrime değer katan. Yazının başına da geri dönecek olursak… Arka arkaya çektiği dört başı mamur filmlerle, sürekli üzerine koyarak inşa ettiği kariyerine denk heyecanı yaşatacak bir benzeri yok Guadagnino’nun. Dolayısıyla bugüne kadar ilanını vermediğim koşulsuz şartsız hayranlığımı da tüm dünyaya ilan etmek istiyorum artık. Burası başyapıt fabrikası, buradan çıkış yok!
Fesat Mukayese: Guadagnino > Your lord and saviour

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.