Yan Odadan Filmler – Pride Özel: 2. Bölüm

Yan Odadan Filmler – Pride Özel: 2. Bölüm

Pride ayına has içerik üretiminde kendime siyah anlatıcıları, hikâyeleri ve filmleri seçmiş olsam da Oscar Boy’un vazgeçilmez parçalarından Yan Odadan Filmler’i küçük bir kuir seçki için kullanmadan edemedim biliyorsunuz ki. Henüz plastik tacımızın tadına bakamamış 9 YOF bebeksisi ile düzenlediğim Pride Özel sezonunun startını da geçtiğimiz hafta verdim. Herhangi bir sınırlama olmadan yalnız LGBTQ+ içerikli bir yapım önermelerini istediğim bu konsept seride üç yarı finalden en iyiler finale çıkacak ve dördüncü bölümde de ilk turu atlamış olanlar son bir kez çarpışacak. İlk ekipten Mesut rakiplerini geride bırakarak yoluna bakmıştı. Bu sefer de kısa film mini görevinde (Grupları belirlerken kullandık, birinci bölümde bahsetmiştim.) kendi ekibini oluşturan Yusuf Bayraktar’la birlikte Refik Eren Uysal ve Salih Erdal Arslan’ın mücadelesini izleyeceğiz. Hazırsanız kayganlaştırıcılarınızı şakaklarınıza sürüp serinleyin ve işe koyulalım! Biraz daha sağa canım…

Desert Hearts

Glue

Tea and Sympathy

Alfabetik sırayı izlemezsem geceleri uykum kaçtığı için açılışı Refik Eren’in önerisi Desert Hearts ile yapıyorum. İlk grubun sadece gay erkeklerin yer aldığı filmlerden oluşan seçkisinden sonra taze bir nefes olup lezbiyenler de vardır diyen Refik Eren, seksenlere has her şeyi bünyesinde barındıran (üstelik öykü ellilerde geçiyor), hem de kadın yönetmenli bir iş yollamış! Bir kere her şeyden evvel özgürlüklerin biz kuirler için delice sınırlandığı, ki kendi hikâyelerimizi dahi anlatmaya çekindiğimiz bir zaman aralığında çekilmiş olmasının tarifi imkansız bir değeri mevcut bence. Çünkü köpek başı saç kesiminin moda sayıldığı bir yerden, kovboy çizmeleri, country müzik ve kırsalın vahşiliğiyle baş kaldırıyor Desert Hearts. Arasında bağ kurduğu iki kadının özü heteronormatif klişelerden besleniyor olsa da yasak aşk ekonomisinden daha fazlasını yapmaya yeltenemeyeceğini bildiğim için hapur hupur yedim ben önüme koyduğu her şeyi. Dokunmaktan, sevmekten, kendi olmaktan korkmayanlara fişek gibi nostalji. Daha ne olsun?

Salih Erdal Arslan’ın seçimi Glue ile sorunlarım ise oldukça büyük. Erginliğe varmaya çalışırken sağlı sollu kroşeleriyle hızımızı düşürenlerin gölgesinde bireyi tanımlayan her şeyi deneyip yanılarak öğrenme gayretinde üç genci konu alıyor bu 2006 tarihli Arjantin üretimi yapım. Cinsel tansiyonu evlere şenlik, cilasızlığı da en amatör filmi cebinden çıkaracak kadar keskin. Ancak burada içsel yolculuğunu ne yapıp edip kimyasaldan geçiren, kendin olmaya dair her şeyin acısını kandaşlara biçen çok bencil bir söylem var. Herkesi düşünmek zorundayız üzerinden fabl alkışlayacak hâlimiz de yok ama veryansını pek uzak geldi bana. Dağa taşa nefret kusarak kendimi bulacak yaşları geçtiğimden mi yoksa Glue’nun tarif ettiği ilk gençliğin çok bayat bir yetişkin ağzına sahip olmasından mı bilemiyorum. İçeriden değil de çok dışarıdan yazılmış, kafasını da kurduğu fantezilerle bozmuş birinin sayıklamaları gibi. Belki orta blokta olup bitenlere biraz geçit verilebilir. Yoksa sonuçsuzluğuyla birlikte direkt unutmak istediklerimiz arasına adını yazdırıyor.

Son olarak Yusuf Bayraktar’dan Tea and Sympathy‘i konuşacağız. Oscar’ın En İyi Film kategorisinde zaferi tatmış en gay iki filmin, Gigi ve An American in Paris, arkasındaki Vincente Minnelli’nin yaratımı olmasına şaşırmamalıyım sanırım bu ellilerden kalma kült yapımın. Eşcinselliğin imasını yapıp konuyu asla buraya getirmerek ne kuir, ne değil diye de düşündüren tavrına karşın inanılmaz maskülen bir ortamda var olmaya çalışan ana karakterinin yaşadığı çağa ait kaygıları bugün bile geçerliliğini korumakta. Kalabalıklar içerisinde kaybolmaya çalıştığımız yaşları geriye dönüp hatırlamak ne kadar can acıtsa da zorbalarımızın bizi kendimizden önce keşfettiğini düşündükçe yaşadığım dehşet ve bir taraftan da hazzı tanımlamaya itti beni Tea and Sympathy’de. Bir de technicolor’ın nimetlerinden çok yararlanan bir sineması olduğu için Bay Minnelli’nin hikâye en heteroseksüel çukura saplansa bile o mavi kazaklarla, sarı buklelerde kaybolacaktım ben zaten. Yusuf’a da bu tercihi için kudos gelsin bakalım.

Refik Eren

Salih Erdal

Yusuf

Bu hafta finale kimi taşımak istemediğimi çok belli ettim ama verdiğim notlardan da göreceğiniz üzere Desert Hearts ve Tea and Sympathy arasında bir karar vermekte epey güçlük çekiyorum. Çoğunluğu gay erkekler üzerine kurulu bir havuzdan Refik’in böyle bir keşif yapmış olması, Yusuf’un da geçmişe dönüp eşcinsel olmayı ağzına almayan bir taşyapıtı çıkarması… O piti piti yapsam aklım kalır, birine kayırmaya çalışsam kafa tasım ortadan ikiye yarılır diyerek şöyle bir sonuca vardım… Shantay you both stay! Kuralları ben koymuyor muyum? Alın size bakalım. Hem #OB10 finalisti Refik Eren Heart’ı, hem de tanıdığım en ****** yaratık Yusuf Vanjie Mateo’yu taçlandırıyorum!!

Önümüzdeki hafta Pazar gününde yine Oscar Boy’a uğramayı unutmayın! Oğuz Kayır, Tarık Kılıç ve Tolga Karakayalı ile üçüncü yarı finalimizi de gerçekleştirip oradan finale uçacağız. Beni özleyin anacım, byyyyeeeeeeeeeeee!!!!

Refik Eren Uysal
DESERT HEARTS
1985 | Donna Deitch
8
Salih Erdal Arslan
GLUE
2006 | Alexis Dos Santos
5
Yusuf Bayraktar
TEA AND SYMPATHY
1956 | Vincent Minnelli
8

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.