Yan Odadan Filmler S06E02: Mazinin Sillesi

Yan Odadan Filmler S06E02: Mazinin Sillesi

İyi bir sezon geçireceğimizin sinyallerini aslında ilk bölümden almıştım ama filmler mail kutuma düştükçe mırın kırın ettiğim, aman bu da öneri yarışmasında gönderilir mi resmen anlı şanlı klasik diye çemkirdiğim, e bunu seveceğimi nasıl düşünür diye veryansına kalkıştığım ikinci bölüm resmen cila oldu. Yan Odadan Filmler’in hepsi birbirinden kültürlü sinefillerle dolu altıncı sezonunda yeni görevimiz tarihin tozlu sayfalarından bir olayı perdeye taşıma cüreti göstermiş filmler önermekti. Çok bekletmeden yarışmacılarımı podyuma alarak tek kişilik dev kadrodan oluşan jürinin yorumlarına göz atalım mı? Buyursunlar…

Hiç heyecan yaratmadan görev birincisine tacını takmak istiyorum öncelikle. Tebrikler Barış Yücel, bu görevde bana layık gördüğün The Battle of Algiers önerinle Syren Latex’den iki adet couture kıyafet kazandın. İtalya ve Cezayir ortak yapımı, 1965 yapımı bu politik harika duygu sömürüsü üzerinden ekonomi yapmayan anlatımıyla taş oldu mideme oturdu. Bir belgesele bakıyormuşum gibi kapıldım ekrandaki görüntülere. Bilmiyorum haddime mi, ama yakın tarihte izlediğimiz Son of Saul’un da öncülüymüş onu fark ettim. Soykırımın çıplak temsillerine her daim bir zaafım olduğu doğru. Fakat The Battle of Algiers benzer toplumsal yaraları anlatan dramalara nazaran sosyolojik anlamda muteber cümleleriyle çırılçıplak bırakıyor izleyicisini. Başyapıtın acımasızı böyle oluyormuş demek ki.

Barış’ın önerisini kutsayıp ikinci gelen üç yarışmacıma da farklı muamele göstermek istemiyorum. Zira başka bir haftada pekâlâ birincilik mevkisine yerleşebilecek filmler geldi. Sıraya koymadan başlayayım birisinden. Söz gelişi Çağatay Kalyoncu‘nun sona bıraktığım Serpico önerisi geliyor ilk aklıma. Al Pacino’nun her Oscar’a aday olduğunda hakkının yendiğini çoktan kabullenmiştim, lakin bu başka bir boyuta taşıdı Akademi’yi kınamalarımı. Bir de Los Angeles’daki dejenere teşkilatın üzerinden yarım asır geçmesine rağmen hâlâ aynı soysuzlukta olması kuvvetle surata çarpıyor. Hollywood’un en sevdiğim dönemleri sorulduğunda yetmişler diyerek beyan ettiğim görüşümü de biraz daha sağlamlaştırdı.

Peki bunu gören Şükrü Söğüt durur mu? O da Serpico’nun aday olduğu yılda boş yere Jack Lemmon’a ödül veren Akademi geleceği görebilse aslında bu performansıyla değerlendirilirdi dedirtecek Missing‘i yollamış. Cehaletimi mazur görün, Costa-Gavras’ın bugüne kadar sadece Mad City adındaki enkazını izlediğimden Şükrü de sağolsun tüm önyargılarımı yerle yeksan edecek bir işe girişmiş. Missing yine günümüzde sıkça örneğini gördüğümüz o eleştiriler siyasi dramalardan. Fakat kurcaladığı meseleleri şahsi bir trajediye yedirdiğinden ölçeğinin küçüklüğüyle her şey ete kemiğe bürünüyor. Jack Lemmon’la Sissy Spacek’ın performansları ikisi aynı kareye sığdığında tenis maçlarını çağrıştırdı bana. Bitmesin diye yalvartmasalardı keşke.

Bir harika nokta atışı da Murat Elgin‘den The Passion of Joan of iArc ile gelmiş. Pek de sessiz film izleyecek ruh halinde değilim derken Criterion versiyonu pek iyi geldi bana. Richard Einhorn’un tüm tüyleri saygı duruşuna kaldıran Voices of Light oratoryosu ancak bu kadar yakışabilirmiş. Tam anlamıyla bir sanat eseri. Belki durağanlığı ve hikaye anlatımındaki ırak tercihleri operasız bir kayıtta bu denli tesir edemeyebilirdi bana. Ama Murat’ın şansı önümde koleksiyoner versiyonunun olmasıydı. Jeanne d’Arc hikayesi her formunda yaralamıştır beni. Fakat 1928 model ifadesinde katkısız bir sertlik, erginlik var.

Gelelim İbrahim Bars‘ın 24 Hour Party People seçimine. Sex Pistols ve Joy Division’ın adının geçtiği bir filmi beğenmemek fıtratımda yok. Üstelik bu film bir türlü ısınamadığım Michael Winterbottom’ın parmak izleriyle dolu olsa da. İlk yarısı epey heyecan veren, seksenli yıllardaki punk patlamasının en dolgun izahı var bu filmde. Her parçası capcanlı, tıpkı konu ettiği müzik janrı gibi. İbrahim’in talihsizliği Nuri Bilge Ceylan’la aynı sene Leviathan’ı yarıştıran Andrey Zvyagintsev’i andırıyor. Filmle sevişmemek, belgeselimsi üslubu kapanışa doğru tempo sıkıntıları yaratmasına rağmen takdir etmemek imkansız. Ama ondan bir tık daha iyi olan birileri spot ışıklarını çalıyor.

Geçtiğimiz görevin birincisi, yarışa iyi bir başlangıç yapan Beril Demircioğlu ise Yan Odadan Filmler kitabındaki en büyük günahlardan birini işleyerek hiç sevmediğim bir yönetmenin filmini izlemiş. Bu durumun bir benzerini büyük umutlarla kadroya dahil ettiğim dördüncü sezon yarışmacısı Onurcan’da yaşamıştık. Rahat rahat finale gider diye umarken bana Reha Erdem filmi göndermişti. Neyse ki Beril’den daha vasat bir tercih var da bu hafta Paul Greengrass imzalı Bloody Sunday seçimini affedebiliyorum. Yine o düz, bürokrasinin teknik ve tüm sıkıcı ögelerinden medet uman banal anlatım saçılmış dört bir yana. Bir beden var, ama zombi gibi. Kalbi atmıyor, damarlarında kan gezmiyor. Kariyerindeki diğer nefretlik dertli filmlerinden birkaç gömlek üstün. Ama o kadar işte, daha fazlası değil.

Ve geriye de eleme potasının tek adayı Tuncay Tezcan kaldı. Çok da kalp kırmayarak bir veda etmek istediğimdem Elia Kazan filmi Boomerang‘ı dillendirmek istemiyorum. Fakat önemli olan yarışmak diyen herkesin birer yalancı olduğuna can-ı gönülden inandığım için ucunda ödül olan bir yarışmada bu kadar düz ve tedirgin edici derecede sıkıntılı bir filmin önerilmesini de anlamlandıramıyorum. Bu hissiz film noir örneğini Türkiye sınırlarında Tuncay’dan sonra izleyen tek kişi olduğum için bununla övünebilirim belki. Şu aralar daha kendi çağında her sahnesinin birebir daha iyisi yapılmış Boomerang’ı unutmaya çalışıyorum kısacası. Neyse, ben Kazan’ı A Streetcar Named Desire ve On the Waterfront ile anmaya devam edeyim. Elveda Tuncay!


İkinci görevin sonuçları:

Yarışmacı Film (Yıl; Yönetmen) Ülke Not
Barış Yücel The Battle of Algiers
(1966; Gillo Pontecorvo)
İtalya, Cezayir A+
Şükrü Söğüt Missing
(1982; Costa-Gavras)
ABD A
Murat Elgin The Passion of Joan of Arc
(1928; Carl Theodor Dreyer)
Fransa A
Çağatay Kalyoncu Serpico
(1973; Sidney Lumet)
İtalya, ABD A
İbrahim Bars 24 Hour Party People
(2002; Michael Winterbottom)
Birleşik Krallık B+
Beril Demircioğlu Bloody Sunday
(2002; Paul Greengrass)
Birleşik Krallık, İrlanda B-
Tuncay Tezcan Boomerang!
(1947; Elia Kazan)
ABD C+

Altıncı sezon sayfasını ziyaret ettiniz mi?

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. Queer. İkizler. 2009 yılında esas odağı ödül sezonu olan Oscar Boy'u kurdu ve 2014'ten beri de O Podcast'in moderatörlüğünü yapmakta. Drag Race tutkunu, içerik oburu, lubunyaların dostu, fobiklerin düşmanı.

2 Yorum

  1. Metin

    Reha Erdem yorumuna hala üzülüyorum; hele yepyeni bir filmi (Koca Dünya) vizyona girerken belki fikrin değişir diye umuyorum. Korkuyorum Anne ve Kosmos gibi iki ayrı bayapıtının yanına yenisini ekler diye de umuyorum. Erdem’den Hayat Var, Şarkı Söyleyen Kadınlar, vs yüzünden hazzetmemeni anlarım ama belki de Kosmos ve de Korkuyorum Anne’yi denemelisin. Çağdaş sinemamızın en yetenekli yönetmeniyle barışırsın belki.

    Yanıt

Bir Cevap Yazın