Eleştiri

The Invite | Sinemanın Unuttuğu Yetişkinler

Yayınlandı

on

★★★★

The O.C. ile hayatlarımıza girdiği günden beri gözüm üzerinde Olivia Wilde’ın. CNBC-e jenerasyonunun parçası olanlar iyi bilir; Alex Kelly, yörüngemize giren ilk kanlı canlı biseksüel olmasının yanı sıra tüm o havalı umursamazlığı ve enfes müzik zevkiyle de iyi iz bırakmıştı hatırlarımızda. Ama diziyi tüketirken karakterinin tüm özellikleri dikkatimi çekmiş olsa da Wilde’ın kadrodaki en uzun ve sürdürülebilir kariyere sahip olacağını hiç tahmin etmemiştim. Oyuncu olarak Hollywood’un nereye koyacağını bir türlü bilemediği Wilde, Red Hot Chili Peppers başta olmak üzere müzik grupları için çektiği video kliplerle geçiş yaptığı yönetmenlik kariyerindeki ilk büyük adımını Booksmart ile 2019’da attı. Yakın tarihin en iyi büyüme hikâyelerinden biri olarak elde ettiği başarının ardından ise özel hayatındaki gelişmelerin gölgelediği bir basın turuyla Don’t Worry Darling isimli ikinci filmini çekti. Ne yazık ki her oyuncusu başka bir filmde rol alıyormuş gibi bir performans çıkardığından, film beraberinde getirdiği anlamsız skandal yığınının gölgesinden bir türlü çıkamadı. Venedik’te Harry Styles’la Chris Pine arasında, ışık oyunlarının sebep olduğu bir “tükürük savaşı” bile günlerce mesele oldu. Neyse ki kadınlara, özellikle de bu işi kamera arkasında yapanlara, aşırı acımasız davranan endüstriye ve basına inat seyircisi Olivia Wilde’la ilgili umudunu hiçbir zaman kaybetmedi. O yüzden büyük başarılara yelken açan ve ufukta hânesine yazılacak Oscar adaylıkları görünen yeni filmi The Invite‘ın eriştiği zirveler hiçbirimizi şaşırtmıyor.

Cesc Gay’in The People Upstairs isimli İspanya yapımı filminden ve hatta öncesinde sahne için tasarlanmış oyunundan bilmem kaçıncı uyarlama The Invite. Pek çok ülkenin sinemasına ve kültürüne adapte edilmiş bu materyal, çok mütevazı bir malzemeden açıyor perdelerini: Komşu olan iki çift, bir araya geldikleri bir akşam yemeği ve konunun er ya da geç uzandığı yüksek desibelli seks gürültüleri. San Francisco’da ailesinden kalma bir evde yaşayan Joe (Seth Rogen) ve eşi Angela (Olivia Wilde), uzun zamandır evli bir çift. Bir tane de çocukları var. Joe bir dönem bir müzik grubunda çalmış ama hayalleri gerçekleşmeyince öğretmenliğe geçiş yapmış, dolayısıyla çok büyük bir kazancı olmayan bir adam. Angela ise her şeyi daha kontrol edilebilir bir yere çekmeye çalışan, birbirlerine tahammül etmekte zorlandıkları evliliklerine tutunacak dal bulmakta sıkıntı çeken, küçücük bütçesiyle miras edindikleri bu evi kendi zevkine göre döşemeye çalışan sanatçı ruhlu bir kadın. Kapalı kaynayan tencerelerinin içinde aş mı, yoksa dert mi piştiği bilinmez çiftimizi bitmek bilmeyen flashback’ler, geçmişteki travmaları zorla kazımalar ya da ezberlenmiş veryansın cümleleriyle açmıyor ama film. Onun yerine ironinin bol olduğu atışmaları, Angela’nın davet ettiği üst kat komşuları Pina (Penélope Cruz) ve Hawk’ın (Edward Norton) gelmesiyle daha net bir şekil alıyor.

Nasıl ki Joe ve Angela’yı en içeriden göstererek açılıyorsa film, Pina ile Hawk’ı da en dışarıdan tanıtarak başlıyor. Dondurucuda bekleyen cinsel hayatlarının tezatı, birlikteliklerine belli ki öykünerek bakan esas ikilimiz gibi, Pina ile Hawk’ın arasındaki manyetik çekimi biz de hayranlıkla izliyoruz önce. Tabii ki de bu davetin altında merak, kıskançlık ve adı konmamış bolca duygu var. Derken seks hayatları konusunda belli bir özgüvene ulaşmış bu çiftin seksolog Pina’sı ve eski itfaiyeci Hawk’ı, evli çiftlerin fantezi dünyalarını aralayacak yeni bir davette bulunuyor. Eşleri değiştirme ve belki de hep birlikte yatağa girme ihtimali üzerine, birbirlerinin cümlelerini tamamlayacak kadar birbirlerini tanıyan değil de artık birbirlerinin ne söyleyeceklerini merak etmeyen Joe ile Angela’nın ihtiyaç duyduğu heyecanı getiriyor jamón’lu masaya. Sonrası ise Hollywood’dan beklemediğimiz kadar olgun, tek mekâna sıkışmış filmlerin monotonluğundan bir hayli uzak ve yıllanmış ilişkilerin tutsaklığını iyi bilenlerin de tanıdık cümlelere rastlayacağı kadar evrensel, hatta olgun. Oyunculuğundan tanıdığımız Rashida Jones ve senaryoyu birlikte kaleme aldığı Will McCormack, komedinin gücünü asla yabana atmadıkları, doğaçlamaya da alan açan bir uyarlama anlayışıyla filme taş gibi bir iskelet yerleştiriyor. Bununla birlikte tiyatro oyunu hissini mümkün kılabilecek tüm parçaları da etkisiz hâle getirerek, hatta doksanlardan miras orta ölçekli yetişkin filmi normlarına göz kırparak bir “film” çıkarıyorlar.

Tabii ki de tüm çatışmalar yatağın üzerinden kuruluyor olsa da The Invite‘ın esas meselesi burada değil. Artık çift terapisi programlarıyla bir ilişkiye her açıdan bakma işini abartmış bir jenerasyonun zihninin ürünü var burada. Birbirlerine karşı merakını kaybetmiş, aynı evde eşken seyirciliğe geçmiş bir çift üzerinden her türlü hesaplaşmaya girişiyoruz biz de. Ve tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi, hep bir ağızdan dönüyor dişliler. Laflar bölünüyor, konular ansızın değişiyor, pişman olunan cümleler garip çıkışlarla örtülüyor. Tiyatro kökenini saklamasa da artık canımızdan bezdiren “kameraya alınmış tiyatro oyunu” hissi hiç yok üstelik The Invite‘ta. Olivia Wilde’ın 35 mm çekmiş olma tercihinin de ötesinde, camlı kapılara ve eve nefes aldıran dikdörtgen pencerelere bir sınır değil, fırsat muamelesi yapması klasik sinema hissine erişmesini kolaylaştırıyor. Elbette asıl kozu oyuncuları ve kendi performansında son damlasına kadar kullandığı mimikleri. Seth Rogen, kâğıt üzerinde en zayıfları gibi gözükse de kariyerinin en iyi oyununu çıkarıyor burada. Komediden gelmesine karşın onu ilk kez komik olmaktan başka bir çaresi kalmamış, yetişkin biri olarak izlemek çok taze hissettiriyor. Penélope Cruz ve Edward Norton’ın dengesi de leziz. Cruz her girdiği odaya hükmediyor. Norton’ın ise hafif saf hâlini besleyen gerçekleri ortaya çıkardığı monolog anı, önemli bir kırılma yaşatıyor filme. Hem herkesin performansı burada arşa değiyor hem de iki çiftin şartlarını eşitleyen bir ifşa anına evriliyor.

Olivia Wilde’ın kadın oyuncu yarışında önemli bir isme dönüşeceğine inandığımı not düşmem gerek. Bu sene Tony Gilroy’un Behemoth‘unda da bir aktris olarak neler yapabildiğini izleyeceğiz; ama filmin reaksiyon merkezi olarak büyüleyici bir iş çıkardığından şansının burada daha fazla olacağına inanıyorum. Yönetmenlik konusunda da artık rüştünü kesinlikle ispat etmiş durumda. Özellikle ilk perdedeki aşırı müzik kullanımı ve fazla kamera hareketi, senaryonun o oyun metni formunu biraz olsun kamufle edebilmek adına aşırıya kaçsa da The Invite ritmini hızla buluyor. Güldürü alanındaki iyi düşünülmüş manevralarından sert drama egzersizine geçtiğinde de seyircisini yarı yolda bırakmıyor asla. Çok derinlere gömülen düğümlerin açıldığı kısmı da müthiş komik bir andan, Joe’nun ön sevişme sırasındaki beceriksizliğinin beline baskı yapmasından çıkarması bu yapıya cuk oturmuş. Bir de kusurlarına rağmen yetişkinlerin ilişkilerini anlayan ya da anlamaya çalışan, bu sırada da temel hikâye anlatıcılığı elementlerini unutmayan filmlere hasret kalmışız sanıyorum. Hesabı seyircisinin ilgisini ayakta tutmak olmayan, sadece iyi bir film çıkarmak isteyen birileri var The Invite‘ın kamera arkasında ve bu son kareye kadar fazlasıyla hissediliyor. İnsanlar, ilişkiler değişse de sinemanın büyüsünün hissettirdikleri dijitalle yalınlaşarak tektipleşip bir yerlere sıkışmamalı diyor Wilde kamerasıyla. Bunun için yüksek bütçeli epik bir filme de ihtiyacımız olmadığının altını çizerek, sinema var olduğu günden beri ruhumuzu besleyen komedi türünde tüm hünerlerini vitrine koyuyor.

The Invite

Yönetmen
Olivia Wilde
Senaryo
Will McCormack
Rashida Jones
Cesc Gay (orijinal film)
Süre
107 dakika
Ülke
ABD
Tür
Komedi • Drama • Romantik
Oyuncular
Seth Rogen
Olivia Wilde
Penélope Cruz
Edward Norton

1 Comment

  1. Metin C

    21 Ağustos 2026 at 15:46

    Konu biraz Bob,Carol, Ted and Alice gibi.

Yorum yazın...Cevabı iptal et

Exit mobile version