Eleştiri
Primetime: Reyting Uğruna Adalet
Robert Pattinson’ın benim hayatımdaki yerini kaç defa anlattım Oscar Boy’da bilmiyorum. Ama bu, bir kez daha üstünden geçmeme engel değil… Henüz dolabın kapaklarını kıramadığım yaşlarımda Twilight‘ı izleyip Edward Cullen’a duyduğum ilginin anlamını çözmeye çalışırken uyanışıma bizzat eşlik etmişti Pattinson. Zaten bundan sebep kariyerine dikkat kesilmem yetmiyormuş gibi alışılagelmiş yıldız imajını geride bırakarak tuhaf, tekinsiz ve zaman zaman itici karakterlere yönelmesiyle de Hollywood ezberlerine meydan okuyan bir filmografi inşa etti. Good Time ve The Lighthouse gibi yapımlarla başlayan, The Batman ile ana akımın ortasında bile sürdürebildiği bu aykırılık, şimdi de Lance Oppenheim imzalı Primetime‘da bir kez daha sahneyi alıyor. 2000’lerin ortasında ABD televizyonlarının en çok konuşulan programlarından To Catch a Predator‘ın sunucusu Chris Hansen’ı canlandırıyor bu defa başarılı oyuncu. Kameranın karşısında başka, arkasında bambaşka birine dönüşen Hansen, gerçek suç türünün yakın tarihindeki önemli figürlerden biri. Çocukları istismar etmeye niyetlenen erkekleri gizli operasyonlarla yakalayıp milyonların önünde teşhir eden Hansen, burada adaletin temsilcisi olmaktan çok kendi önemine inanmaya ihtiyaç duyan bir televizyon yüzü olarak yeniden ele alınıyor. Pattinson da her kelimesini, her mimiğini, her jestini prova edilmişçesine kullanan Hansen’ı, performansın üstüne performans koymasını gerektiren rahatsız edici bir yorumla seyirciye ulaştırıyor.
Predators adındaki 2025 tarihli belgeselde de ele alınan konuları kurmacada, üstelik epey stilize bir yaklaşımla yeniden inceliyor denebilir Primetime için. Reytingler arttıkça operasyonların çıtasının da yükseldiği programın artık yalnızca suçluları yakalamak için var olmadığını bugünden bakınca daha iyi anlıyoruz. Mesele, televizyon karşısındaki izleyiciyi bir sonraki bölümde daha büyük bir avla buluşturmak. Bu yüzden yayıncı kuruluş, rakip programlarla da yarışmak zorunda kalmış hatta. Bu yarışın başlıca maşası da Chris Hansen tabii. Motivasyonların giderek flulaştığı ve kendi gösteri mekanizmasını beslemeye başlayan bu işleyişte Hansen, amacını aşan birine evriliyor. Merritt Wever’ın canlandırdığı yapımcı Andie Bender bu karanlık işleyişe çanak tutarken sınırları da zorluyor. Skyler Gisondo’nun oynadığı, televizyon dünyasında kendine bir yer açmaya çalışan genç aktör Dan ise sisteme yeni katılan birinin saflığıyla Hansen’ın kendini kahramanlaştırma biçimi arasındaki mesafeyi görünür kılıyor. Yalnız filmin bu hırsları ve çelişkileri ortaya koymaktan ötesini yapabildiği şaibeli.
Bu yıl Nathan Fielder’la birlikte çektikleri Elizabeth Holmes belgeseli You Can See Everything‘le de gündemimize alacağımız biri var Primetime‘ın yönetmen koltuğunda: Lance Oppenheim. Ne anlattığından ziyade nasıl gözüktüğüne pek takılan Oppenheim’ın pişmemiş tercihleri çoğu şeyi gölgeliyor. VHS kayıtlarını andıran bulanık doku ve yüzlere rahatsız edici ölçüde yaklaşan kamera, bunun en belirgin örnekleri. Pembe ve mavi tonlarından çıkamayan filmin, o hep eleştiriye maruz kalmış A24 estetiğini bambaşka bir boyuta taşıması üzerinden eleştirilmesi kaçınılmaz. Bu filtreler, kamera karşısında kusursuz görünmeye çalışan Hansen’ın yüzünü bir maskeye çeviriyor esasında. Görüntüler de çift yönlü çalışıyor böylece. Bir taraftan, içeriden şahit olmamamız gereken bir şeyi izliyormuşuz hissi yaratıyor; diğer taraftan, bizi dışarıda tutarak oraya davet edilmediğimizin altını çiziyor. Ancak filmin biçimsel açıdan bu kadar kontrollü olması, sanki esas meseleye hiç geçmemişiz algısı da yaratıyor.
Gerçek suç televizyonculuğunun kirli tarafını göstermek için son derece elverişli bir atmosfer kuran Primetime, zaman zaman kendi provokasyonlarına fazlasıyla kapılıyor. Suçluların yakalanmasını eğlenceye dönüştüren bu programın reytinglerini insanların aşağılanmasını ekrana taşıyarak elde ettiği aşikâr. Hansen’ın hedeflerine gösterdiği muamelenin giderek biçim değiştirmesini, operasyon ekibinin askerî bir birim gibi hareket etmesini ve kameraların her şeyi kaydetme iştahını da Oppenheim çok iyi yansıtıyor. Özellikle filmin ikinci yarısında bu şovun etkilerini farklı perspektiflerden görme imkânı yakalıyoruz. Ancak filmin mağdurları ve meselenin toplumsal sonuçlarını yeterince irdeleyebildiğini sanmıyorum. Bir performanstan söz ederken film de bir performans ürünü yaratmaya bağlı kalmış. Bahsini ettiğim David Osit imzalı belgeselin çok daha kapsamlı biçimde ele aldığı etik soruların esamesi yok burada.
Robert Pattinson’ın yine kendisine dur diyen olmadığı için müthiş riskli oyunculuk tercihlerine Primetime‘ın esas hareket noktası diyebiliriz sanıyorum ki. Onun cesaretinin yarısı kadar derinlik mevcut değil ama filmde. Hansen’ın kendi sesini, yüzünü ve hatta ahlaki duruşunu sürekli yeniden sahneleyen bir adama dönüşmesi, televizyonun ve medya araçlarının gerçekliği nasıl biçimlendirdiğine dair güçlü bir çıkış noktası yaratıyor elbette. Bunlara ilaveten Skyler Gisondo’nun canlandırdığı karakterin de filmin tamamından çok daha ilginç olduğunu düşünüyorum. Genç oyuncunun başarıyla hayat verdiği Dan, filmin göze hitap eden kara mizahı içinde fazlasıyla iyi işliyor. Belki Hansen’ı ikincilleştiren, onu önce kahramanlaştırıp ardından maskesinin arkasındaki yüzü gören bu karakteri izlemek, filmin yeterince üzerine düşmediği sorular hakkında daha fazla düşünme imkânı yaratabilirdi. Böylece karakterin temsil ettikleri hakkında söylediklerini daha kalıcı hâle getirecek bir hamle de yapılmış olurdu.