Dizi Eleştirisi
Nobody Wants This (3. Sezon): Aşkın Ertesi Günü
Yayına girdiği tarih üzerinden düşündüğümüzde Nobody Wants This‘i bütünüyle iyi niyetli bir yapım olarak ele almak mümkün değil. Filistin’in özgürleşmesi hususunda herkesin sesini daha da çok çıkardığı bir zaman aralığında devreye girerek, kurunun yanında yaşın da gittiği Yahudilerin imajını çaktırmadan tazelemeye çalıştı dizi. İlk sezonda birbirine âşık olan ateist bir kadınla hahamın ilişkisini kültürel çatışmalar üzerinden kuran yapım, ikinci sezonda da aynı meseleleri yeniden ısıtıp önümüze koymuştu. Dolayısıyla sinsice sakındığı, daha doğrusu iyi paketlediği motivasyonları iyice gün yüzüne çıktı. Üçüncü sezonda Joanne (Kristen Bell) ile Noah’nın (Adam Brody) artık birlikte yaşadığı, hatta yavaştan düğün hazırlıklarına giriştiği bir noktadayız. Birbirlerine gerçekten uygun olup olmadıkları meselesiyle alakamızı bitirdiğimiz, gündemimizin de birlikte bir hayat kurarken nelerden vazgeçmeye hazır olduklarıyla dolduğu bir yerde, daha fazlasını kazımaya mecalimiz de yok. Fakat The O.C. ile hayatlarımıza giren, dizi dikiş tutturana kadar da sesini pek çıkarmayan başrol Adam Brody’nin, dizinin yaratıcısı Erin Foster ve annesini canlandıran Tovah Feldshuh’dan farklı bir yerde durarak Filistin’e özgürlük çağrılarına destek vermesiyle sanki yeni bir sayfadayız. Tabii bu, Nobody Wants This‘i bütünüyle aklamıyor. Ancak ABD’deki Senato seçimlerinde Müslüman kimliğiyle öne çıkan ve İsrail karşıtı tutumuyla bilinen Demokrat aday Abdul El-Sayed’e açık destek vermesiyle Brody’nin pozisyonu iyice netleşti. O yüzden seyir zevkimizin yeni bir anlam kazandığını ve daha az suçluluk duyduğumuzu söyleyebiliyoruz galiba utanmazca.
Tamamen üçüncü sezona dönecek olursak… Alıştığımız romantik komedilerin çok da mesai yapmadığı bir yerde dolanıyor Nobody Wants This artık. Dev bir çatışmanın ardından mutlaka geleceğini bildiğimiz saadete hızla koşmak yerine azami hızda yol alıyoruz. Tabii buradaki birlikteliğin tek meselesi gelinlik seçmekten ibaret değil. Yahudiliğe geçiş meselesi, ilişkinin geleceğini belirleyen temel eşiklerden biri olmayı sürdürüyor. Yalnız dizinin ilk iki sezonda sırtını fazlasıyla yasladığı dinî çatışma, gelen eleştirilerin ardından tüm o romantizmin ve gündelik telaşların arasında biraz daha geriye çekilmiş. Ailelerin beklentileri ve birbirlerine alışmanın küçük krizleri derken, karakterlerin kimlikleriyle kurdukları ilişki de daha az sorgulanır hâle geliyor.
Dizinin bu sezon en azından nefes almasını sağlayan gelişme, hikâyenin Joanne ve Noah’nın etrafında dönmekten çıkması. Özellikle Joanne’in kız kardeşi Morgan (Justine Lupe) ile Noah’nın ağabeyi Sasha (Timothy Simons) arasındaki artık adı konan yakınlık, dizinin en eğlenceli ihtimallerinden birini yaratıyor. Geçen sezonun sonunda arkadaşlığın sınırlarını belirsizleştiren bu ikilinin birbirlerine duydukları ilginin romantik bir karşılığı olup olmadığına göz atıyoruz. Üstelik Morgan’ın kendi kariyerinde ilerleme kaydetmesi, onu yalnızca kız kardeşinin aşk hayatına yorum yapan huysuz bir yan karakter olmaktan da çıkarmış. Joanne ile Noah’nın yörüngesini terk ettiğimiz anda yeni bir yaşam belirtisi de beliriyor tabii. Dizinin farklı kombinasyonlarla aynı ilişki dinamiklerini yeniden üretme alışkanlığını kıran bir alan açılıyor. Justine Lupe de bu fırsatı ödül sezonuna göz kırpan bir performansla değerlendiriyor. Tüm rol arkadaşlarını gölgede bırakacak bir temelin üzerine kurduğu oyunuyla herkesten rol çalıyor.
Nobody Wants This‘in anlatmak istediği her şeyi çabuk tüketme âdeti tam olarak bitmiş değil ne yazık ki. Netflix algoritmasının izin verdiği arka arkaya izleme alışkanlığına tabi ritim aynı yerinde. Bu akıcı hâl, karakterlerin yaşadıkları olayların üzerimizde bir iz bırakmasına imkân tanımıyor. Bir bölümde büyüyen mesele, sonraki bölümde çok hızlı ve kolayca çözülebiliyor mesela. Romantik komedinin hafifliğine alan açarken duygusal derinliği unutuyor dizi. Öte yandan Yahudiliği hem bir aidiyet biçimi hem de romantik ilişkinin önündeki engel olarak kullanan Nobody Wants This, burada vites değiştirdiği için bir tazelik de kazanmış. İnanç, karakterlerin dünyayı algılama biçimlerini belirleyen bir mesele olmaktan çıkıp çiftin aşması gereken bir dizi kişisel koşula indirgeniyor. Noah’nın kimliği ve temsil ettiği gelenek, hikâyenin merkezinde durmaya devam etse de bu temsilin daha geniş toplumsal ve politik bağlamıyla yüzleşmekten net olarak kaçınılıyor. Dizinin parlak, güvenli ve her şeyi tatlıya bağlamaya meyilli dünyasında bazı soruların hiç sorulmaması kasıtlı bir tercih. Biz de bunun kabulüyle tüketmeye devam ediyoruz zaten.
Kristen Bell ile Adam Brody’nin farklı tellerden çalmasına rağmen tutuşan kendilerine özgü mizahı, bu yeni dinamikte de çok iyi işliyor bana kalırsa. Andrew Rannells ve Sarah Silverman gibi sevdiğimiz yüzlerin de bir yerinden bu dünyaya tutunması, dizinin tanıdık çevresini genişletirken komedi tarafını da birazcık zenginleştiriyor. Ancak tüm atmosferi değiştiren asıl hamlenin Joanne ile Noah’nın ilişkisini bir türlü kavuşamayan iki insanın hikâyesinden çıkarıp birlikte yaşamanın gerçekliğiyle karşı karşıya bırakması olduğunu düşünüyorum. Artık aşkın kendisi yerine aşkın ardından kurulacak hayatı anlamaya yöneliyor dizi. Bu da aynı romantik formülü biraz daha sürdürebilmesi adına doğru yönde bir adım kesinlikle. Ne var ki Nobody Wants This‘in önünde hâlâ aşması gereken bir eşik var. Karakterlerini aynı cilalı evrenin içinde tutmak yerine o dünyanın pürüzlerini göstermeye, romantik ilişkinin sınırlarını aşan sorular sormaya ne kadar cesaret edeceği belirsiz. Üçüncü sezon, en azından hikâyenin yönünü değiştirmeyi başarmış. Bundan sonra ilgimizi ayakta tutacak şey Joanne ile Noah’nın evlilikle nasıl değişeceği olacak.
Bu yazının ilk versiyonu 23 Ekim 2026 tarihinde Oksijen’de yayımlanmıştır. Metin, Oscar Boy için genişletilerek yeniden düzenlenmiştir.