The Post

The Post

Yönetmen: Steven Spielberg | Oyuncular: Meryl Streep, Tom Hanks, Sarah Paulson, Bob Odenkirk, Tracy Letts, Bradley Whitford, Bruce Greenwood, Matthew Rhys, Alison Brie, Carrie Coon, Jesse Plemons, David Cross, Zach Woods, Pat Healy, John Rue, Rick Holmes, Philip Casnoff, Jessie Mueller, Stark Sands, Brent Langdon, Michael Stuhlbarg, Christopher Innvar | Senaryo: Liz Hannah, Josh Singer | 116 dakika | Drama, Biyografi, Tarih

Sezon başlamadan, hatta prodüksiyon startının haberi geldiğinden beri, Steven Spielberg’in yeni filmi The Post’a daha izlemeden peygamberimiz ve kurtarıcımızmış muamelesi yapan bir güruh mevcuttu; fakat neyse ki herkes uykusundan uyandı da bu yüzyıla ait olmadığını hep beraber kavradık. Pek sevdiğim Oscar tahmincisi Mark Harris’in yakın zamanda sarf ettiği bir cümle var: Oscar takipçileri, artık Akademi’den daha muhafazakâr. İşte The Post’la ilgili beklentili sohbetlerin temelinde de bu abartılı tutuculuk yatıyor. Halbuki “politik”, “basın özgürlüğü” ve “Spielberg” kelimelerini bir araya getirdiğimizde ilkokul piyesinden daha fazlasını izleyemeyeceğimizin biliniyor olması gerekirdi. Konuya dönecek olursak… All the President’s Men’in kronolojik olarak bir adım öncesinde geçen yapım Nixon zamanında sızdırılan Pentagon belgelerinin yarattığı skandal, dönemin basın ile hükümet arasındaki kedi fare oyununu andıran ilişkisi ve bu belgeleri yasaklara rağmen gazetesinin manşetine koyan Washington Post’un mecburi yöneticisi Kay Graham’ı konu alıyor. Hatta Alan J. Pakula’nın filminde muazzam performansıyla Oscar alan Jason Robards’ın rolü Tom Hanks’e emanet edilmiş. Yani bildiğimiz bir çevrenin içine düşüp, çok uzak gibi gözüken bir tarihten bugünün koşullarına da “sözde” yüzde yüz uyan bir anlatı var karşımızda. Fakat The Post, gazeteciliğin yönetenlere değil yönetilenlere hizmet etmesi gerektiğini yüksek sesle söyleyebilse de prosedürel yol haritasında bu mesajı filmine de yedirebilecek gelişimi sağlayabilmiş üç boyutlu merkez karakterlere sahip değil. Nemalanmaya çalıştığı meselelerin başında tabii ki de Trump Amerikası ve sesi kısılmış medya geliyor. Oldukça çiğ savunmaları ve Nixon’la birlikte neredeyse dönemin tüm figürlerini karikatürleştiren senaryonun ne yazık ki doğru bir eleştirel yaklaşımda bulunacak birikimi yok. Milenyallerle Türkiye’nin son durumunu konuşmak gibi The Post’u izlemek. Elindeki tek argümanı bir yerden çalınıp üzerine beyin fırtınası yapılmamışcasına ham. Bu da yetmezmiş gibi aynı şekilde kadın hareketini de anlatısına yedirmek isteyen Spielberg, ünlü aktris Meryl Streep’e teslim ettiği ana karakterin erkek egemen bir endüstri içerisinde var olma çabasını resmederken onu sadece tek bir köşeye sıkıştırmakla kalmayıp, iyice acizleştirebilmek adına dahil olduğu her mizansende mübalağalı bir hor görmenin izini sürüyor. Ki bu da bir noktada Kay Graham’ın güçlü bir kadın karakter, geçmişten bugüne önemli bir rol model olduğuna inanmamızı güçleştiriyor. Çünkü hükümete olan bağları sebebiyle uzunca bir dönem muallakta kalan Graham’i sunduğu tepsiyle sonrasında Yüce Divan’ın merdivenlerinden yüzlerce kadının arasında usul usul inerken görüntülemesi arasında 180 dereceyi karşılayacak bir motivasyon bükülmesi mevcut. Politik anlamda iyi niyetli bir film The Post, buna şüphe yok. Spotlight’ın mürekkep kokulu angarya pornosuyla, Argo’nun neredeyse kelli felli bir macera filmi izliyormuşsunuz hissiyatını birleştirmeye çalışıyor. Ama işte formülü bu kadar basit çözülebilen bir hikâyeyi, zamana uyduğu için alkışlamak ne kadar doğru? Üstelik burada bahsi geçen “bugün” demokrasinin geldiği noktayı mı, yoksa Oscar ve türevi ödül gruplarının beğenilerini mi temsil ediyor bunu bile bilmiyoruz. Bir an olsun abartıya kaçmayan Meryl Streep’i efektif kullanamama hatasını da değerlendirmeye alınca The Post’a içten gelmeyen bir alkışı bile fazla görüyorum. Evvelden hazırlanmış komutlu bir şablonu baz alarak yazılmış senaryosu, Sarah Paulson’ın “aşçı” eşten bilge kadına dönüşen komedi materyali karakteri ve Hanks’in gece yarısı havlayan Ben Bradlee performansı da cabası. Beğenilere saldırmamaya da gayret ederek The Post’un film zevklerini doksanların başında şekillendirmiş bir izleyiciye daha fazla hitap edeceğini de eklemek isterim.
Fesat Mukayese: Anchorman: The Legend of Ron Burgundy > The Post

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi yüksek lisansı için Imperial College'a başladı. Şimdi de University College London'da doktora yapıyor. Varı yoğu ödül sezonu. Evham ve düzen göbek adı. Çok konuşur, çok çalışır. Azıcık dili sivri. Mizah tutkunu. Gastronomik sevdaları için dağları delecek kadar gözü kara.

Benzer yazılar

1 Yorum

  1. Serhan

    Bir pozitif bir negatif yorum:

    Once pozititif: Sezon boyunca filmi izlemeden Merly Streep i yerden yere vurduktan sonra ”Bir an olsun abartıya kaçmayan Meryl Streep’i efektif kullanamama hatasını da değerlendirmeye alınca” cumlesi en azindan yuregime su serpti. Belki oscar adayligi tartisilabilir ama Streep bu rolun de hakkindan ustelik son derece yalin bir performans ile gelmis.

    Negatif: Akademi bu filme sirtini dondu seklinde bir giris yapmissin ama, sonucta 9 final listeye kaldi mi kaldi. O konuda giriste bahsettigin kadar yerin dibine sokuldugunu dusunmuyorum. Ama en azindan Spotlighte angarya pornosu diyebilen nadir insanlardan olman alkisi hak ediyor

    Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir